İnsanoğlu müziği keşfetti mi, yarattı mı?

 

Müziğin ortaya çıkışı ile ilgili birçok teori mevcut. Müzik tarihine ilk kez ilgi duyulan “Romantik Dönem”in hakim olduğu 19. yüzyılda birçok filozof, müzik ve bilim insanı; insanoğlunun müziği nasıl bulduğuna dair çeşitli teoriler ortaya atmıştır. Müziğin doğuşuna ilişkin tartışmaları düşünürken, bir sorunun üzerinde durmakta fayda var; insanoğlu müziği keşfetti mi, yarattı mı?

 

 

Müzik, insanoğlu var olmadan önce de doğada bulunuyordu aslında. Kuşların ötüşü, denizin dalgası veya rüzgarın sesinin, müziğin bir türü olduğuna kim karşı çıkar ki? Bu açıdan bakıldığında, insanoğlunun müziği keşfettiğini söyleyebiliriz. Sonsuz bir müzik malzemesi doğada hazırdı ve insanoğlu bunu keşfetti!

 

Müziğin nasıl doğduğu ile ilgili teoriler genel anlamda biyolojik teoriler ve linguistik teoriler olarak ikiye ayrılır. Biyolojik teoriler, insanın doğada bulunan sesleri -hayvan seslerini de- taklit ederek müziği geliştirdiğini, linguistik teoriler ise müziğin manzum konuşmadan evrildiğini öne sürer. İki teorinin birleştiği nokta şudur; ilk müzik, çalgılardan önce insan sesidir.  İsrail’de bulunan bir neanderthalin kemik yapısı, günümüz insanının kemik ve çene yapısına çok benzemektedir. Bunun anlamı, o dönem insanının, ağzıyla müzik yapmasına en az bizim kadar elverişli olduğudur.

 

Tarih öncesi insanlara ait birtakım görseller, o dönemlerde çeşitli dini ve din dışı törenlerin yapıldığını gösteriyor. Bu törenleri genelde, o dönemde toplumun en bilge kişilerinden olan şairler yönetirdi. Bu durum, Antik Yunan’da filozofların ortaya çıkmasına kadar devam etti. Doğadan aldığı ilham ve malzeme ile birlikte insanoğlu, bu törenlerde okunan şiirleri bir ezgi eşliğinde söylemeye başladı. Farklı törenlerde farklı ezgiler söylenmeye başlanınca, müzik de gelişmeye başladı.

 

 

Bu dönemlerde müziğin eğlence amaçlı söylenmesi sık görülen bir durum değildi. Genellikle yas barındıran törenlerde söyleniyordu. Müzik, o dönemlerde dinle iç içeydi ve büyü olarak nitelendiriliyordu. Daha sonraları insanın doğa üzerindeki etkisi artınca bu “büyü” etkisini yitirdi. Müzik de toplumsal yaşayışa, gündelik yaşama karışıp yayılmaya başladı. Ninni kavramının bu dönemlerde oluştuğu söylenebilir.

 

İnsanoğlu, yeni bir kavramı da müziğe entegre ederek olaya yeni bir boyut kazandıracaktı: Tempo!

 

Tarım devrimiyle birlikte gelişen üretim toplumundaki toplu çalışma süreci, bir düzen ihtiyacını da beraberinde getirdi. Bu düzen ve motivasyonun sağlanması amacıyla da müziğe başvuruldu. Yapılan işin düzenli bir ritim gerektirmesi, müzikte ritmin doğuşunu sağladı. Ritim, basit bir ezgi ve duruma uygun sözlerle destekleniyordu. Böylece hem motivasyon sağlanıyor, hem de bireyin topluluk dışına çıkması engelleniyordu.

 

Bu durumun aynısı, 20. yüzyıl müziğine yön veren Blues’un doğuşunda da görülür. 18 ve 19. yüzyıllarda Afrika’dan Amerika’ya getirilen kişiler köle olarak çalıştırılıyorlardı. Ağır koşullar ve işkence altında çalışmak durumunda kalan bu insanlar, kendi ülkelerinden getirdikleri müziği, kendi durumlarına uygun hale getirip söylemeye başladılar. Amerika’nın farklı noktalarında eş zamanlı olarak gelişen bu müzik türü daha sonra Blues adını aldı ve bilinen tüm modern müzik türlerinin kökenini oluşturdu.

 

 

Ritmin ve ritimli çalgıların diğer tüm çalgılardan önce gelişmesinin nedeni, insanın ilk başta ritme yatkın olmasıdır. İnsan, hiçbir gerece ihtiyaç duymadan kendi vücuduyla da ritim tutabilir. Önceleri tekdüze olan bu ritim, insanın daha fazla uzvunu kullanmasıyla gelişmiş, zenginleşmiştir. Ritim çalgıları kadar eski bir diğer çalgı türü, nefesli çalgılardır. İnsanoğlu, doğada bolca bulunan kamış ve içi boş kemiklerden bolca yararlanmış ve bu maddelerden yine bolca ses alabilmiştir.

 

Çalgıların gelişmesinde dikkat edilmesi gereken bir nokta, yaylı ve telli çalgıların, ritmik ve nefesli çalgılardan çok daha sonra gelişmiş olmasıdır. Bunun nedeni, müziğin uzunca bir süre yalnızca törensel amaçla kullanılmasıdır. Bu bağlamda ezgi görevini şairlere devretmiş olan insanoğlu, ezgisel yönü olan bu çalgılara pek ihtiyaç duymamıştır. Ancak daha sonra törenler dışındaki gelişim, yaylı ve telli çalgıların da gelişmesini sağlamıştır. Bu çalgıların, avlanma sırasında kullanılan yayın çıkardığı seslerden esinlenmiş olması muhtemeldir.

 

 

İlk uygarlıklara kadar herhangi bir “Sanat Müziği” kavramından söz edilemez. O zamana kadar müzik, herkes tarafından yapılıyordu. Üretim toplumu ve kentleşme sonrasında gelişen iş bölümü, meslek ve zanaat kavramlarının, bu durum da müzisyen kavramının ortaya çıkmasını sağlayacaktı. Bu gelişmeler sonucunda müzik yapma, halktan yavaş yavaş bir sınıfa doğru kayacak, böylece “Sanat Müziği” kavramının temelleri atılacaktı.

 

Ne denir ki? İnsanoğlunun belki de en büyük “Keşfi” müziktir. Ne dersiniz?

 

 

Kaynak: Marmara Üniversitesi Arşivi