Zeyneb Hatun (1420 – 1474)

Amasyalı ve asıl adı Zeynünnisa olan Zeyneb Hatun Farsça ve Türkçe yazdığı şiirler ile Fatih Sultan Mehmed huzuruna bir Divan düzenlemiş olup, dönemin Sultan’ı tarafından önemli takdir toplamış.Lakin düzenlenen bu Divan günümüze dek ulaşmamıştır.
Zeyneb Hatun’un çağımıza ulaşan şiirleri onu; o devrin en önemli şairelerinden biri olduğunu çok açık ve net olarak ortaya koymuştur. Tezkireler tarafından övgü dolu sözlere maruz kalan Zeyneb Hatun hakkında söylenenler çok dikkat çekici: Mihri:Kız nakşı değildir, merdanedir. (Kutluk 1997: 112). Kınalı-zade; Erkekler kadar mükemmel şiirleri vardır, tek ayıbı kadın olmasıdır. (Kutluk 1989: 435) Mehmed Zihn: (Zeyneb Hatun hakkındaki kanaati ve hükmü) Kendisi kadın idi, ama söz ve şiirinde her bir çehrenin güzelliklerini belirtirdi. Bu davranışıyla erkekler kendisine hayrandı. (Çetiner 1982: 285).

Lakin şairelerin kaderinden midir ya da kadercilik midir bilinmez, önlerine konulan dize dize yazdıkları gibi yaşayamazlar. Evlendiği adam Kadı İshak Fehmi Çelebi tarafından şiir adına ne var ise (Yazmak-Divan-Sohbet dahil) kati suretle izin verilmemiş, kalemine veda etmek zorunda kalmıştır.

Şiirlerindeki yarattığı hayali sevgiliyi, erkeklerin lisanı gözü üzerinden tasvir etmesi onu ne kadar meziyetli bir kalemi olduğu aşikar. Kadınları genel olarak dedikoducu, tembel hislerle betimlemesi meselesinin, devrin erkekleri tarafından çok beğenildiğini okuyoruz. Zeyneb Hatun’un bu edası, edebiyat kültüründe “merdane” olarak anılmasına sebep olmuş. Günümüz çağında Zeyneb Hatun’un bu tavrı, erkekler bakış açısıyla zikredildiğinde takdire şayan kabul göreceği de kaçınılmaz.

Ziya Paşa’nın Harabat’ında meşhur olan beyitleri:

“Senin hüsnün, benim aşkım, senin cevrin, benim sabrım,
Efendim dem be dem artar, tükenmez, bi-nihayettir”

Zeyneb Hatun’un Fatih Sultan Mehmed’e aşkını ilan etttiği şiir:

“Şehâ bu sûret-i zîbâ sana Hak’dan inâyettir,
Sanasın Sûre-i Yûsuf cemâlinden bir âyettir.
Senin hüsnün, benim aşkım, senin cevrin, benim sabrım,
Demâdem artar, eksilmez, tükenmez, bî-nihâyettir.”

Günümüz Türkçesi

“Güzel varlığın Tanrı’nın armağanıdır sana Sultanım,
Yusuf Suresi’nin bir ayeti benzeri.
Senin güzelliğin, benim aşkım, senin incitmen ve benim sabrım
Artıyor her an ve de artacak sonsuza dek.”

Mihri Hatun (1460 – 1506)

Zülüfleri dökülmüş, uzun boylu, zifiri siyah saçları, fildişi beyazından alnı, gül güzeli bir kadın. Zeyneb Hatun gibi 1460’lı yıllarda doğmuş Amasya’lı. Farsça ve Arapça öğrenmiş, Şehzade Ahmet’in Sarayı’nda sevilen, sayılan ve saygın bir kişiliği ile anılan bir kadın, o zamanın devrinde sadece erkeklerin yaptığı musahiplik (sohbet yarenliği) görevine resmi olarak atanmış birisi.

Zeyneb Hatun’un günümüze ulaşmayan Divanı, günümüze ulaşmış ilk kadın şairemizdir. Sarayın en ünlü şairi Neşati’nin yazdıklarına Aşık atışması gibi nazire yazmaktan ve şiirlerinin daha üstün yazıldığını göstermekten muzipçe zevk alıyordu. Endamı, edası güzel bir kadın olması hemcinleri ile de aşk yaşamasına neden oldu. Dönemin kültürüne aldırış etmeden şiirlerinde açıkça ifade etti, bu nedenle şiire tensel hisleri-istekleri katan ilk kadın olarak tarihe geçti.

Tıpkı bir zamanlar görünce kalbinin yavru bir kuşmuşçasına oynadığı Müeyyetzade Abdurrahman Çelebi, tıpkı şu anda rüyalarına giren Paşa oğlu İskender gibi, tıpkı adını hiç açıklamayacağına yemin ettiği ince belli, siyah saçlı kadını sevdiği gibi. Onun için Türk Sappho’su olarakta isimlendirilir. Hiç evlenmedi.

Ülkemizde bilinmese de, Alman lisesi edebiyat kitaplarında bir sekizliği yer aldı. Venüs’teki bir kratere adı verilen bir şaire düşünün (Mihri Hatun Krateri). Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği 1967’de Mihri Hatun’un ünlü divanını baskına uğradı. Tarihler 2005’i gösterdiğinde 9. İstanbul Bienali’nde İngiliz şarkıcı Cerith Wyn Evans projektöre yansıttığı ışıklarla gökyüzüne Mihri Hatun’un “Uykuda açtım gözümü” dizelerini yazdırdı.

 

“Didi dilber hüsnümün hayranı ol didüm be-ser
Didi her dem ‘aşkumun giryanı ol didüm be-ser

Didi hüsnüm gülsitanınun hezaran derd ile
Ruz u şeb bülbül gibi nalanı ol didüm be-ser.”

Günümüz Türkçesi

“Sevgili, “Güzelliğime hayran ol;
aşkımla daima ağla” dedi. Baş üstüne” dedim.

Sevgili, “Güzelliğimin gül bahçesinin binlerce derdiyle
Gece gündüz ağlayan bülbülü ol” dedi. “Baş üstüne” dedim.”

Leyla Saz (1850 – 1936)

Şairemiz; malumunuz üzere 1934’te Soyadı Kanunu’nun çıkmasının ardından Saz soyadını almıştır. Soyisim üzerine yazıya mı başlanır dediğinizi duyar gibiyim ama manidar olan, “Kendimi bildim bileli günüm müziksiz geçmedi”  hikayesinden yola çıkmış olması.

Padişahların dönemini ( Abdülmecid’den Vahdeddin’e) yaşayan bir şaire düşünün. En büyük rol Abdülmecid Sarayı’nda geçen çocukluk dönemi yetişmesinde. Annesinin ninnisi kadar sarayın duvarlarında yankılanan saz ve sözler. Evveliyatında yaşadığı bu çehre onu şiire götürecek ve ilk şiirini 14 yaşında yazacaktır. Bestekar yanı şaireliğinin önüne geçecektir

 

Herkesin malumu üzere Akdeniz (Gelibolu) Marşı olarak da bilinen “Yaslı gittim şen geldim” , Cumhuriyet’in ilk yıllarında çok takdir toplamış, günümüze dek dillerden düşmemiştir. Atatürk’ün de çok sevdiği “Mani oluyor halimi takrire hicabım” şarkısının sözleri ve “Nerdesin, nerde acep gamla bıraktın da beni” şarkısının bestesi, “Seni sevda çiçeğim, tac-ı serim” şarkısının sözleri bahse konu Leyla Saz kaleminden ve güftekarından.

Ünvanında Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk Müslüman “anı yazarlığı” kimliği de var ayrıca. Anı kitaplarının içeriğinde sosyal yaşam, eğlenceler, giyim kuşam, düğünler, eğitim gibi konulara da değinmektedir.

Bostancı’daki köşkü yandığı zaman Leyla Saz’ın anılarının, bestelerinin ve şiirlerinin yandığını düşününce elim bir hüzne kapılıyor insan. Çünkü bu kadar zengin ünvana sahip bir şaireden, kaybolmuşlarının dışında elde var yangından sonra tekrar yazdıkları.

Ne mutludur ki şiirlerini “Solmuş Çiçekler” adıyla Serhan Alkan İspirli  yayınladı.

Abdülhak Hamid Tarhan  der ki; “Bunların bir kısmında eski eserler gibi tarihi bir kıymetle beraber, daimi kalacak bir edebi tazelik vardır…” (Maçka 1928)

Ölümünden bir gün sonra (86 yaşında) Cumhuriyet Gazetesi, 7 Aralık 1936’da ki küpüründe  “Şaire, Münevver ve Güzide bir Türk Kadını İdi“ başlığını taşıyordu.

Kıl meclisi âmâde ne derlerse desinler
İç dilber ile bâde ne derlerse desinler.
lemde nedir farkı bana medh ile zemmin
Sağ olsun ahibbâ da ne derlerse desinler.

Günümüz Türkçesi

Aldırma buluş sevdiğinle,
Çıkar keyfini birlikteliğin, ne derlerse desinler.
Övgüye de, yergiye aldırmam
Dostların canı sağ olsun, ne derlerse desinler.

Nigar Hanım (1856 – 1918)

Şaire Nigar Hanım fazlasıyla güzel bir kızdır. Mehmet İhsan Bey ile13 yaşındayken evlenmek zorunda bırakılır. Kocası alkol ve gece alemlerine zaaf ve zaafiyetiyle bilinir. Akabinde art arda 3 çocuk dünyaya getirmesiyle ve böbreklerinde oluşan hastalık; onu hassas, kırılgan bir yapıya dönüştürmüştür. Doktorların Büyükada’da ikamet etmesi gerektiği telkini üzerine, çocuklarından ve eşinden ayrı yaşamak zaruriyetinde kalmış.

Eşinin zamparalıkları, ailesine olan ilgisizliği, maddi boyutun yarattığı sıkıntılarla birlikte, bu dönemde 14 yaşından beri yazdığı şiirlerini topladığı “Efsus “adlı eserlerini yayınlandı. Üç yıl sonra Efsus’un ikinci bölümü de basıldı. Tanınmanın getirdiğiyle birlikte çevresi yeni yeni insanlar ile genişledi, yeni yeni dostları vardı artık. Bu tahammül edilemez olan evliliğini 15 yıl sonra bitirmek zorunda kaldı. Çocuklarını görememenin özlemi herşeyin önündeydi. Ne kadar etik olmasa da, arkadaşı Cemile Hanım’ın eşi Salih Münir Paşa’yla bir gönül macerasının yaşadı. İran sefirinin yakınlığına da kayıtsız kalamadı. Lakin bu duygu yoğunlukları karşısında, ulaşamayacağı bir adama aşkında ötesinde duygular beslemesine neden oldu. Nazenin diye seslendiği adam İtalyan Marki Carlotti. Müslüman dinine sahip bir kadının, Hristiyan birisiyle evlenmesi o dönemde kata kabul edilmezdi. Carlotti mecburen ülkesine dönmek zorunda kaldı, Nigar Hanım aşkını sinesine ve günlüğüne gömdü. Ölümünden 50 yıl sonra günlüklerinin açılması ve beraberinde Aşiyan Müzesi’ne teslim edilmesiyle birlikte Prof. Dr. Nazan Bekiroğlu; günlüklerinden alıntılarla “Şair Nigar Hanım ” adlı bir kitap yazdı. Nigar Hanım’a ithafen anlatımında:

 

“İlk bakışta verdiği onca parıltılı ve kalabalık siluete rağmen, kadın kimliği ile alabildiğine tenha ve kırık bir hikayeydi; bestesi şarklı, güftesi garplı. Unutuluşun kucağına zirveden düştü. Hayatını, elemlerini, zaten çok az olan ümitlerini anlattığı günlükleri yıllarca Aşiyan Müzesi’nde bekledi.”

Özgürlüğünün 5. yılından sonra 33 yaşındayken kocasıyla yeniden evlenmesine rağmen değişen hiç bir şey yoktu. 2. evlilik denemesi yedi yıl sürse de, bu süreyi “Niram ve Aks-i Seda”  adlı ustalık eserileni yayınlayarak boş geçmediğini ortaya koydu. 2. denemenin sonuçları da pozitif etki yaratmadığı için bir daha bir araya gelmeksizin noktaladı. Günlüğünde yer alan “Ne olur bir gece hissetmeden sönüversem” diye yazdığı 1918 yılının o soğuk kış ayında sevgiliyi bekler gibi beklediği ölüme tifüs hastalığının sonucu kavuşmuştur.

 

Yegane sevdiğin alemde ben miyim şimdi?
Sahih ben miyim artık muhatab-ı aşkın?
Butun o hiss-i amik-i fuad-ı pür şevkin
O ibtila-yi ezel, o alaik-i ebedi
Benim mi şahsıma mahsur?. Bir daha söyle
O sanihat-ı hazinin, o beyyinat-ı gamın
Sahih, mülhimi hep ben miyim, bugün söyle;
Tahassüsatını, efkarını bütün söyle.
Getir su kalbime dök varsa sevdiğim, elemin
Eden nedir seni rencud?.. Bir daha söyle.

Günümüz Türkçesi

Biricik sevdiğin dünyada ben miyim şimdi?
Gerçekten ben miyim artık aşkının muhatabı?
Bütün o istek dolu yüreğinin derin duyguları
O ezeli düşkünlük, o sonsuz ilgiler
Benim mi şahsıma mahsus?.. Bir daha söyle,
O hüzünlü akla gelişlerin, o üzüntülerinin belli olmasının
Gerçekten esinleyeni hep ben miyim, bugün söyle:
Duygulanmalarını, düşüncelerini bütünüyle söyle.
Getir şu kalbime dök varsa sevdiğim üzüntün
Seni inciten nedir?.. Bir daha söyle…

Makbule Leman (1865 – 1898)

Beşiktaş’ta 1865′te  dünyaya gelen Şaire Makbule Leman 1898’de öldüğünde, Eyüp’te Siyavuş Paşa Türbesi’ne defnedilir. Yenilenme döneminde Nigar Hanım’la birlikte önem arz eden şairelerimizden olmuştur. Sarayda Kahvecibaşısı İbrahim Efendi’nin kızıdır Makbule Leman. O dönem “Hanımlara Mahsus Gazete’nin” baş yazarlığını da yaptı.

II. Abdülhamid tarafından Şefkat Nişanesi ile ödülüne layık görüldü. Yakalandığı amansız ve tedavisi imkansız hastalığından dolayı hayatının son dört yılını yatakta geçirerek sonlandırdı. Sağlıklı olduğu dönemde; deneme yazıları, hikayeleri ve toplam da 12 adet yazdığı  şiirleri “Makes-i Hayal”  (1896) adıyla bir araya getirilerek yayımlandı. Vefatından sonra bu eserler, eşi tarafından ikinci kez bastırılarak edebiyatımıza kazandırıldı.

Bir kuluçka gibi sancılı gecelerinde
Hep şefkatle çarpan kanat sesleri duyulur…
Amansız hislerin öldüren pençelerinde
Yüreği bir matkap salınmış gibi oyulur.

Kanmaz asla sevmeye; o, sevgiye susuzdur
Şâire “su” dedirten hisle “evlât” der inler.
Herkes derin uykularda iken o uykusuzdur
El açar Yaratan’a balalarını diler…

İhsan Raif (1877 – 1926)

Osmanlı imparatorluğu döneminde elitist ve elit bir ailede dünyaya gelmiş. Bir elit semt olan Nişantaşı’nda , Taş Konak ta ikamet etmiş İhsan Raif, edebiyat ile ilgilenirken, aralarında Rıza Tevfik’in de bulunduğu hocalarından eğitim görmüştür. İhsan Raif Taşkonak’ta bulunan odasında kardeşi Belkıs ile oynarken gürültünün yarattığı etkiyle, kapıdan içeriye hayatında hiç rastlamadığı bir adam giriverir. Hizmetli konumundaki arap bacıların yaptığı komplosu olarak anılan olayın rol sahibi Reji Memuru Mehmet Ali Bey’dir. Hiç bir temasın yaşanmadığı hadisede, Mehmet Ali Bey korktuğundan dolayı kaçmış lakin İhsan Raif’in adının kirlenmesine engel olamamıştır bu durum. Sonrası mı? okuyalım…

“Babamın terazisinin şaştığını hiç görmedim ben. Onu Hazret-i Ömer adaletinin timsali bilirdim. Benim istikbalimi tartarken adil olmadı o terazi. Mehmet Ali Bey ile nikahlanmaktan başka çıkar yolum kalmadı. Günlerce gözyaşı döktüm, haftalarca yalvardım. Babacığım, masumum, bana kıyma, derslerimi tamamlayayım, yaşım küçük, beni yakma, dizlerine kapandım. Beni sevdiğim biriyle evlendir, telli duvaklı gelin et…”

14 yıl sürmüş evliliği nedeniyle İzmir’e gitmiş, aşık olduğu İstanbul’a ve ailesine veda ederken, yazdığı şiiri sonradan güftelenmiş (Tarih kitaplarında güftekarının net bilgisi olmamakla birlikte, Kemani Sarkis Efendi olduğu tahmin edilmektedir).

“Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben halime,
Titrerim mücrim gibi, baktıkça istikbalime,
Perde-i zulmet çekilmiş, korkarım ikbalime,
Titrerim mücrim gibi, baktıkça istikbalime.”

Nigar Hanım’ın kaderine benzer şekilde zampara olan kocasından boşandığında 27 yaşında ve üç çocuk annesidir. Akabinde gelen 2. evlilik sadece 1 gün sürecektir, nedeni ise ataerkil bir yapıda zorla elini öptürmek isteyen eşinden yıldırım hızıyla boşanır.

İlk ve tek aşkı sandığı yazar kimliği bulunan Şahabettin Süleyman ile 3. evliliğini yapar.  Şahabettin Süleyman’ın, Avrupa seyahatindeyken ani ölümü ile zor günlere merhaba demiştir. Fransız Bell, İhsan Raif’e olan aşkı yüzünden evlenmek için dinini değiştirse de bu evliliği (4. evlilik) pek hoş karşılanmamıştır.

Yahya Kemal’den, Ahmet Haşim’e, Ruşen Eşref gibi nitelikli kişilerden oluşan entelektüel çevreye sahip İhsan Raif Hanım, Milli Mücadele’yi de şiddetle destekleyen bir bakış açısıyla 49 yaşındayken hayata gözlerini yumar.

Yaşar Nezihe (1881 – 1971)

Okumasına izin vermeyen babası ve buna rağmen bir yıl okula gitmiş ve okumayı, yazmayı öğrenmiştir Şairemiz Yaşar Nezihe. Başına buyruk ve asiliği evden kovulmasına neden olmuş, bu süreç zor yaşam süreci oluştursa da olumlu etkisi  olarak ta özgürleşmesi adına ilk adımlarını atmış olmasıdır.

3. kere yaptığı mutsuz evliliklerinden; Sedat, Suat ve Vedat adında 3 erkek çocuğu sahibi olmuştur. Sedat ve Suat yeterli beslenemediğinden dolayı vefat eder. Şiirlerine bahse konu bu kaybedişlerindeki acısını sık sık dile getirir. Kalan tek oğlu Vedat yaşamak için tek dayanağı olur. Cumhuriyet’in ilk yıllarında geçimini okuma-yazma bilmeyenlerin mektuplarını yazarak ve dikiş işleriyle uğraşak sağlar. Ve der ki:

“On yedi sene Esirgeme Derneği’ne daha sonraki yıllarda, Kızılay’a iş işledim. Şark Eşya Pazarı’nda dikişçilik yaptım. Darphane’de İstiklâl madalyalarının kurdelelerini diktim.”

Yaşamın çok meşakkatli olduğunu iki kez intihar girişiminde bulunarak gösterdi Yaşar Nezihe.

Yazmasına vesile olan teyzesinin rolü büyüktür onun için. Teyzesi gençlik çağında öylesine aşık olmuştur ki, beli bükülse de, saçları bembeyaz olsa dahi sevgilisini hiç unutamamıştır. Şaire Yaşar Nezihe geceleri teyzesinin başından geçen hikayeleri dinlerdi. Bu aşk hikayeleri Yaşar Nezihe’yi çok etkilese de, yazmasının en büyük sebebi elbette kendi yaşamıdır. Topluma mal olmuş bir şaire olarak yad edilmesinin sebebi yaşadığı yoksul hayatıdır. İlk kadın işçi şaire olması, beraberinde ilk sosyalist kadın şaire şeklinde anılmasına yol açmıştır. Şairemiz Yaşar Nezihe, bu sebeplerden dolayı günümüze kadar onu popüler kılan en yönlerinden olmuştur .

 

“Silivrikapı’nın fakir bir sokağında, fırtınanın çatıları titrettiği bir kış gecesinde doğmuşum. Doğduğum gece evimizde damla gaz yokmuş! Annemi altı yaşımda kaybettim. Dört kızı ölmüş bir ailenin tek kızı idim. Yoksulluk içerisinde büyüdüm. Ailemiz, belediyede kantar memuru olan babam sarhoş Kadri Efendi, kötürüm ve yaşlı bir amca ile zalim bir teyzeden oluşuyordu.”

Yoksulluğunun faturasını ve diğer sebeplerinden (okutmaması) dolayı öfkesini Babam şiirinde dile getirir:

“Ben yetim evlâdıma nasıl baba oldumsa
Sen de öksüz kızına bir ana olacaktın
Ben nasıl bin elemle kahrolup soldumsa
Sen de benim derdimle kahrolup solacaktın.”

“Ey İşçi!
Bugün hür yaşamak hakkı seninken
Patronlar o hakkı senin almışlar elinden
Sa’yınla edersin de “tufeylî”leri zengin
Kalbinde niçin yok ona karşı bir kin”

(1 Mayıs şiiri)

İki şiir kitabı (Bir Deste Menekşe, Feryatlarım) olan ve soyadı kanunu ile birlikte Bükülmez soyadını almış Yaşar Nezihe. 5 Kasım 1971’de yaşama veda etmiştir.Bir vasiyetten öteye gitmeyen vasiyeti (çoculuğunun adı geçen sokağa adının verilmesi) hala yerine getirilmemiş olmasıdır.

Şükufe Nihal (1896 – 1973)

Hayran kitlesi bir hayli fazla olan Şükufe Nihal: Nazım Hikmet’ten, Ahmet Kutsi Tecer’e, Faruk Nafiz Çamlıbel’den en acısı da Cenap Şahabettin’in kardeşi olan şair Osman Fahri’ye kadardır. Şair Osman Fahri aşkına karşılık bulamayınca önce İstanbul’u terk eder. Öğretmenliğini icra etmek üzere Elazığ’a giden şair Osman Fahri kata aşkını unutamaz ve 1920 senesinde elim bir şekilde intihar eder. Şair Osman Fahri’ye karşı hiçbir hissyat duymamış olsa da bahse konu kara sevdadan dolayı canına kıyan Osman Fahri’yi ömrü boyunca unutmamıştır. Adile Ayda ile yaptığı konuşmasında itiraf eder:

“Zaten insan hayatında bir kez sever. Gerisi kapılış aldanış. Ben bütün şiirlerimi bir tek şahıs için yazdım. Hep onu anlattım, ona seslendim.” Yakın dostlarına “Tek aşkım odur. Beni tek seven odur. Nasıl ziyan ettim bu büyük aşkı” diye dert yanmıştır.

Osman Fahri’ye ithafen:

“Nerdesin? Toprakta mı, havada mı suda mı?
Nasıl buldun bu vahşi gecelerde odamı?
Hasretim şefkat, şiir, aşk dolu ellerine…
Gelsen de boş gönlüme bir hayat gibi dolsan.
Sen uyansan, ben yatsam biraz senin yerine…”

“Gayya ve Hazan Rüzgarları”  adında iki şiir kitabı var.

İki evlilik, iki çocuk; ama mutlu evlilikler değildi hiç bir zaman. Caddenin karşına geçerken araba çarpması sonucu ciddi yaralanma ve kırık sebepleriyle birçok ameliyat olması gerekti. Sol bacağı kayıplar nedeni ile kısa kaldı. Akabinde kızı Günay’ın, doğum esnasında çocuğunun vefat etmesi içine kapanmasına neden oldu. Bu içe kapanış huzurevi günlerini beraberinde getirdi.

Lüks yaşamın getirdiği refah ile köşklerde başlayan yaşam, huzurevinde devam ediyordu artık. Yurtdışında Felsefe Eğitimi alan Taksim, Osmanbey lokasyonlarında iki popüler  kitapevi sahibi olan oğlu Necati Sander, annesinin bu durumuna üzüldüğünden ziyaretine gitmek istemiyordu.

Yazar İsmet Kür Yarısı Roman adlı kitabında Şükufe Nihal’i şöyle anlatmaktadır:

“Şükufe Nihal hemen her görenin aşık ya da hayran olduğu kadınlardandı. Güzel denemezdi pek. Gözleri çukurdu ve ufaktı… Boyu hiç uzun değildi. Beden çizgileri dikkati çekmekten uzaktı. Ne ki, zarifti, her zaman bakımlı ve çok şıktı. Dünyaya metelik vermeyen, kendine çok güvenen bir havası vardı. Onu bu kadar çekici yapan da, bu dünyaya metelik vermeyen haliydi. Ve de, o sıralar, hayran olunacak kadın sayısı da çok değil miydi? Ya da nitelikleri mi farklıydı? Sanırım, biraz öyle. Çocukluğumda, şıklık sembolüydü benim için. Onun üstünde görüp hayran olduğum kimi renkleri, kimi desenleri hala sevdiğimi biliyorum. Çok kaprisli bir kadındı. Biraz cıvıltıya benzeyen, kendine özgü ve de hoş konuşma biçimi vardı. Evet, pek çok kişi sevdalanmıştı, zamanın en gözde şairlerinden biri olan bu kadına.”

Huzurevinde geçirdiği, yapayalnız bir yaşamın ardından 24 Eylül 1973 tarihinde hayata gözlerini yumdu.

Adını ellerimle çizdim altın kumlara
Küçülen gözlerimde kurudu son damla yaş
Kumsal, deniz, sal, rüzgâr senden en son hatıra,
Solan ruhumdan sana bembeyaz bir soğuk taş!..
İşte, rüzgâr esiyor, dalgalar coştu yine;
Kumlara işlediğim hayalin da kayboldu…
Hicranınla yanarken ben derinden derine,
Karşında, solan yüzüm gibi, güneş de soldu…
Dalgalar, sürükleyin beni de enginlere,
Kumların arasında ben de bir parça taşım!…
“Ayrılmayız, beraber dalarız derinlere”
Derken, bıraktı gitti elimi arkadaşım

(Son Hatıra Şiiri)

Halide Nusret Z. (1901 – 1984)

1901 yılında dünyaya gelen Halide Nusret Zorlutuna, Osmanlı İmparatorluğu döneminde felaketler silsilesini yaşıyordu. İlk şiirini 1917 yılında yazan Halide Nusret Zorlutuna  romanlarda yazdı. Yazar, köşe yazarı, dergi editörü ve yayıncı, ödüllü oyunları bulunan, en çok romancılığıyla tanınan Emine Işınsu’nun annesidir ve Yazar Pınar Kür’ün teyzesidir.

1975 yılında BM (Birleşmiş Milletler) tarafından kadın yılı olarak ilan edildiğinde, Kadının Sosyal Hayatını İnceleme ve Araştırma Derneği tarafından düzenlenen sergi ve toplantıda Halide Nusret Zorlutuna’ya “Ümmü’l-Muharrirat”  (kadın yazarların annesi) ünvanı verilmiştir.

Hece ölçüsünde yazılmış şiirleri, konuşma dilinde yazılmış romanları vardır. Şiirlerinde betimlediği ince, hassas, naif, ruhun derinliklerinden gelen bir lirizm ve söyleyiş vardır. Şiir yazmaya Mütareke yıllarında başlamış olup, Milli duygularla yazılmış “Git Bahar” şiiri tanınmasını sağlamakta büyük rol üstlenmiştir. İstanbul’un işgal edilmesinden ötürü 1919’da yazmıştır.

Yahya Kemal’in şiirlerinin hepsini ezberleyen ender insanlardan biridir. Uzun yıllar öğretmenlik yapan Halide Nusret Zorlutuna, bu mesleği çok sever ve kendisinin öğretmen olmak için yaratıldığı inancını her zaman taze tutar.

Halide Nusret, ipekten örülmüş kalbi olan şaire olarak anılır ve tanınır. Yardımsever ruhundan dolayı, genç yaşına rağmen sosyal sorumluluk projelerinde ve hayır cemiyetlerinde çalışır. Türk Kadınlar Birliği, Türk Ocakları, Halkevleri, Muallimler Birliği, Yardım Sevenler Derneği, Söroptomistler, Çocuk Haklarını Müdafaa Cemiyeti ve Çocuk Esirgeme Kurumu (Himaye-i Etfal Cemiyeti) yönetim kurullarında uzun yıllar hizmet verir. 1959’da Türk Anneler Derneği’ni kuruluşuna öncülük eder ve Türk Dil Kurumu’nun da (TDK) kurucu üyeleri arasında yer alır.

Çekil bu gölgeli yolda gezinme…
Bahar, bakışların yine pek sarhoş.
Yanılıp gönlüme misafir inme:
Kapısı kilitli, mihrabı bomboş

Mabettir orası, meyhane değil!

Altınlı başında papatya niçin?
Sarı saçlarına pembe gül takın!
Git bahar, gönlümde ibadet için,

Diz çöken kızları ürkütme sakın,
Kalbime girme, o kâşâne değil!

Ziyalar, kokular, renkler, çiçekler…
Ömrünün her günü bir başka düğün,

Bülbüller koynunda aşkı çiçekler
Güller dökülürler göğsüne bütün!..
Gerçekten güzelsin, efsane değil!

Git bahar, git bahar, uzaklarda gül!

Denize renginden bırak hediye
Ufuklarda gezin, semaya süzül
Sokulma kalbime peymane diye
Gördüklerin kandil, peymane değil!

(Git Bahar Şiiri)

Gülten Akın (1933 – 2015)

Şairemiz Gülten Akın “Ah kimselerin vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya” diye başlayan şiirini  TÜYAP Ankara Kitap Fuarı’nda (1994)  yaptığı söyleşide şöyle anlatır:

“Şiir, dizelere sıkıştırılmış bir nükleer enerji. Şiir, parçalanacak, patlayacak olan şey. İşte düzeni, egemenleri korkutan şey. Şiir hem haz, hem derinlik, hem sonsuz bir bağımsızlık, bağsızlık, hem çok ince bir denge, bir iç düzen. Sabır ve coşku.”

Toplumdaki algıda bulunan “Erkek” şair egemenliği üzerine…

“İnce Şeylere Yolculuk başlıklı söyleşisinde erkek işi olarak nitelendirilen, kadınların yapamayacağı düşünülen şiir yazma işini yaşamımın ana çizgisine yerleştirip bunu kırk üç yıldır sürdüren bir kadınım” der.

Şiirlerimde betimlediğim ezilenleri, çocukları, kadınları, ekmek parası için göçmek zorunda kalıp yolda telef olanları, evleri, kentleri, doğayı insanı ve hayatı anlattığı ifade eder. Şaire Gülten Akın yazmaya başladığı ilk dönemlerindeki şiirlerinde bireysel, daha sonraki şiirlerinde ise toplumsal yönü ön plana çıkarmaya çalışır ve nitekimde başarılı olmuştur. 1956’da üniversitede başlamış tanışıklığı ve yarım asırdır evli geçen süre boyunca pamuk ipliğine bağlı olmayana, büyük bir aşk ve sevgiyle bağlı kaldığı Yaşar Cankoçak’tan, bir erkek, dört kız, beş çocuk sahibi olmuştur.

“Pırıl pırıl beş çocuk yetiştirdim. Yetiştirdiğim çocuklara halkınızı, insanları sevin, kimseyi incitmeyin dedim. Onları sosyalist olarak yetiştirmeye çalıştım. Bunun sonunda en büyük acıyı da orada gördüm” der.

Türkiye’nin en sancılı dönemlerinde (1970-1980); adil davaların olmadığı, sürgünlerin yerini cezaevlerinin aldığı, işkencelerin ve zulümlerin yaşandığı yıllarda, Gülten Akın ve ailesi de sekiz yıllık bir pay alır bu dönemden. Sekiz yıl boyunca cezaevinde kalan oğlu, cezaevinde bulunduğu sürede yazdığı şiirlerinin yayınlanmasına protesto tepkisinden dolayı izin vermemiştir. Oğlunun bu tepkisinden dolayı, şairemiz Gülten Akın’da şiirlerden uzaklaşır, lakin kendisinin de dediği gibi “nükleer enerjiye” geri döner.

Gülerken yüzün
Dem çeken bir güvercinin sesini
İçin için büyüyen çimenleri
Baharda lunaparkı, bayram yerini
Ve alışkanlıklar dışında her şeyi
Gülerken yüzün
Aşıyor geçmişin acılarını
Kendini yarına değiştiriyor
Gülerken yüzün
Sanki çarmıhını kırmışsın
Senin ve ardından geleceklerin
Aylası alnına düşmüş gecenin
Oturmuş ağlıyor kendisi
Bunu öyle candan öyle yürekten
Öyle bir tutkuyla istiyorum ki
Aklımda hep öyle kalmalısın

(Gülerken Yüzün Şiiri)

 

Nilgün Marmara (1958 – 1987)

Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyat Bölümü’ndeki tezinde: “Sylvia Plath’ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi” Sylvia Plath’ın yalnızlığa ve hayata bakışı Nilgün Marmara’yı çok etkilediğinden, kaderi de, yazgıları da birbirlerine benzemesi de çok manidardır. Sylvia Plath (1963 yılında 30 yaşında) Londra’da ve Nilgün Marmara (1987 yılında 29 yaşında) İstanbul’da 5. kattan evinin penceresinden atlayarak intihar ettiler.

Bir dönem aşk yaşadığı Şair Ece Ayhan, 1999’da hasta yatağında yazdığı ve henüz yayınlanmamış güncesinde,  Nilgün Marmara’ya ithafen şunları yazar:

“Muzip kadın Nilgün Marmara. Tezer (Özlü) ile birlikte bana muziplikler yapmaya bayılırdı. İkisi de aynı anda göğüslerini gösterirlerdi. Güzeldi…”

Çok iyi bir kaleme sahip olduğundan, çevresinin de (Ece Ayhan, Cemal Süreya, Edip Cansever, Tomris Uyar, İlhan Berk, Cezmi Ersöz, Orhan Alkaya, Küçük İskender) gibi edebiyatçılardan oluşması, Kızıltoprak’taki evine gelmesine neden olur. Her Pazar, fırında tavuk budu yapmalarından dolayı bu buluşmalarına but partisi adını verirler. Şaireliğinin yanı sıra caz gırtlağına sahip  Nilgün Marmara, Cemal Süreya, Amerikalı yazar F. Scott Fitzgerald’ın ele avuca sığmayan karısı Zelda’ya benzetir onu. Adı “Çılgın Zelda” olarak kalır.

İçe dönüştür Nilgün Marmara’nın şiirleri okuduğun zaman anladığın. Şiirlerinden kullandığı soyut ifadelerinde şehrin karmaşasını, fakir ve pis yüzünün kendini gösterdiğine şahit olursun. Kendini dış dünyaya açılan pencere değil, aksine kapanan kapılarında bulursun. Belki de bu nedenle ayna ve kendine dönük göz imgeleri şiirlerinde en çok tekrarlanan imgelerdendir.

Çok yalnızım, mutsuzum
Göründüğüm gibi değilim aslında
Karanlıklarda kaybolmuşum
Bir ışık arıyorum, bir umut arıyorum uzun zamandır
Aradıkça batıyorum karanlık kuyulara
Kimse duymuyor çığlıklarımı
Duyan aldırış etmiyor çekip kurtarmak istemiyor
Bense insanların bu ilgisizliği karşısında ilgiye susamışım
Ümidimi yitirmişim
Biliyorum bir gün dayanamayacak küçük kalbim
Arkamı dönüp inandığım ve güvendiğim her şeye
Veda edeceğim.

(Yalnızlık Şiiri)

Didem Madak (1970 – 2011)

Didem Madak!

Bu adı, soyadı telaffuz ettiğimde, şiirsel dünyam ayrı bir atmosfere geçiyor. Çünkü, 90’lı ve yeni jenerasyon olmak üzere iki kuşağında tanıdığı bir isim olarak karşımızda. Şiirleri, çeşitli edebiyat dergilerinde adını duyurmuş olması da hem hücrelerimize zerk etmesine, hem de özellikle son yıllarda giderek genişleyen bir okur kitlesine sahip olduğuna tanıklık ediyoruz…

İzdiham Dergisi’ne verdiği röportajı, Didem Madak’ı yakından tanıyacağımız doneler içeriyor:

“Uslu, içine kapanık bir çocuktum ben. Ancak nedense birdenbire olmadık şeyler yapardım. İlkokul 1. sınıftayken evden kaçtım mesela. Lisenin bahçesine gidip ayaklarımı kırmızı balıklı havuzun içine soktum. İğde ağaçları vardı bahçede bir de. Beni akşama buldular. O gün annemden yediğim dayak beni epey idare etti.

13 yaşımdayken annem öldü. Hani bazı insanlara isimleri çok yakışır ya, işte annem o insanlardandı. İsmi Füsun’du. Annemden bana kalan tek miras bir sihirdir. Onu ne zaman özlesem hep bir şiir yazdım. Sonra 18 yaşımdayken bir daha evden kaçmaya karar verdim. Babama hitaben artık büyüdüğümü ve diğer bazı ehemmiyetli hususları belirten bir mektup yazdım. Sanırım kırmızı balıklı havuzu özlemiştim. Ancak bu kaçışımda bir daha eve dönmedim. Hatta evlenip kaçarak evlenen ilk şehirli kız ünvanını aldım.

Boşandım. Pek çok işte çalıştım. Sekreterlik, anketörlük, pazarlamacılık, tezgahtarlık. Hepsinden de istifa ettim. Epeyce göçebe yaşadım, sadece iki valizim oldu. Bir yığın insan tanıdım. Ama hep yalnızdım. Bütün bu karışıklığın üstesinden gelmek için şiir yazıyorum.

Benim gibi sağı solu belli olmayan biri için ve bir göçebe için şiir iyi bir yol arkadaşıdır. Yerin yedi kat dibine de gitsen, göğün yedi kat üstüne de çıksan seninle gelir. Şiir imkansız bir şeydir, mümkün değildir, çaresizdir. Bunu hissediyorum ben hep onda kendi umutsuzluğumu buluyorum. Derdimi anlatmaya çalışıyorum ben. Patates baskısı yaparak derdimi anlatmam mümkün olsaydı, kuşkusuz öyle yapardım. Hem eğlenceli olurdu böylesi. Hem daha az zarar verirdim kendime.”

Erken öleceği Abdal’a malum olmuşcasına diğer bir söyleşisinde “Obur bir şiirim var, hayatımı yiyor durmadan”, “Az sonra ölecek birinin gözleriyle dünyaya baktığımızda hayatın her yerinden şiir fışkırdığını görürüz” der.

Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım
Bilmiyorsunuz. Darmadağın gövdemi
Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum.
Karanlıkta oturuyorum. Işıkları yakmıyorum.
Çalar saat zembereği boşalana kadar çalıyor
Acı veren bir sevişmeyi hatırlıyorum.
Bir bıçağın gereksiz yere parlaması bu.
Yıllardır kendini bulutlarda saklayan illegal bir yağmurum.
Bir yağsam pahalıya malolacağım.
Ben bir bodrum kat kızıyım bayım
Yalnızlıktan başka imparator tanımaz bodrumum
Bir süredir plastik vazolar gibi hiç kırılmıyorum
Fakat korkuyorum. Birazdan da
Kırk üç numara ayakkabılarınızla
Bahçede oynayan çocukların üstüne basacaksınız
Bu iyi olmaz bayım!

“Gün akşam oldu” diyorum
Ekmek kırıntıları atıyorum kuşlara
Cam kırıkları yiyorlar
Rüyamda; bir kase dolusu suyun içinde

(Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım Şiirinden)

Türkan İldeniz (1938 – )

Düzce’de 7 Ocak 1938’de doğan şairemiz ilkokulu ve ortaokulu Düzce’de okumuştur. İstanbul Kandilli Kız Lisesi’nden mezun olduktan sonra. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenciyken evlenmiş ama evliliği ve rahatsızlığı nedeniyle öğrenimini tamamlayamadan (1959) bırakmıştır. Bir süre memurluk yapan Türkan İldeniz, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü’nde yirmi yıl çalıştıktan sonra emekli (1983) olmuştur.

Büyük Şair Ataol Behramoğlu hakkında şöyle der:

“Türkan İldeniz şiirlerindeki romantik, başkaldırıcı kadın kişiliğiyle dikkati çekti.” 

Halen İstanbul’da ikamet eden şairemiz, okunduğunda duygu yoğunluğunu, romantikliği ve başkaldırıcı kadın kimliği iki şiir kitabı çıkarmıştır:

Taşra Kızının Deliceleri, Havva Çıkmazı.

Sayısını unuttuğum günlerce bekleyişten
ben yorgunum rıhtım taşları yorgun
ardarda gecen gemiler durmuyor bu limanda
duranlardan sen çıkmıyorsun.
Bil ki katıksız sancılara razıyım yokluğun olmasa
bil ki bir avuç biber gözlerime serpilen
Ellerimde soğumadı ellerinin izleri
durup şiirler yazıyorum yoluna.
İçimde sıkıntının en dayanılmaz şekli
kaçıncı kere saatleri susturuyorum
bensiz çözülüp, sensiz bağlanması yok mu halatların
Tükeniyorum.

(Bekleyiş Şiiri)

Lale Müldür (1956 – )

Floransa’ya şiir bursu alarak Liseyi Robert Kolej’de bitirdikten gitmiş. Türkiye’ye dönüşünde birer yıl Orta Doğu Teknik Üniversitesi Elektronik ve Ekonomi bölümlerine devam etmiştir. 1977’de İngiltere’ye giderek Manchester Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nde lisans eğitimini tamamlamıştır.

Brüksel’e gitmesinin ve bir süre orada yaşamasının sebebi, Belçikalı ressam Patrick Jacquart ile evlenmesiydi. Ayşe Arman’ın 2002 yılında yaptığı röportajında manik depresif olduğunu itiraf eden Lale Müldür:

“Yazdıklarım manik depresivitenin sonucu… diyemem! Zaten depresif dönemde pek bir şey yapılamıyor. Manik dönemde ise, kafama binlerce düşünce üşüşüyor, inanılmaz enerjik ve yüksekte oluyorum, ne var ki hiçbir düşüncede derinleşemiyorum. Bütün evreni çözmüşüm gibi geliyor ama manik dönem geçtiğinde ‘‘Ben neyi bulmuştum?’’ oluyorum, hiçbir şey gelmiyor aklıma…”

Şiirlerinden çok, yaşam tarzı ön plana çıkan Lale Müldür içinde bulunduğu sosyal çevre, sınıfsal konumu ve yaptığı spekülatif açıklamalarla, edebiyat tartışmalarında eserlerinden çok, kendisinin anılmasına neden olmuştur. Şairemizin şiirleri İngilizce ve Fransızca’ya çevrilmiş olup, Amerika’da yayımlanan bir Türk Şiiri antolojisinde “80’lerde başlayan krizi aşan bir şaire” olarak anılmaya devam etmektedir. Lirizminin izlerini sürmek isteyen şiirleri Ultra-zone’da Ultrason (2006) adlı şiir kitabı ile 2007 Altın Portakal Şiir Ödülü’nü almasına neden olmuştur.

Hikayesi olan ve tuvalette yazdığım dediği, Yeni Türkü’nün güftelediği “Destina” adlı şarkının sözlerini nasıl yazdığını şöyle anlatır:

“Destina, benim küçükken çok sevgili kız arkadaşımın adıydı. Ve o kız sonradan öğrendiğime göre de havale geçiren bir tipmiş. Havale geçirdiği zaman yani bu hastalık oluyor kızda. O yüzden ben de eşim için yazmak istedim, bir gece kendimi çok kötümser hissediyordum onun yanında, onunla birlikte olmaktan. Ve eşimin de en çılgın dönemiydi yani. Ben bu şarkıyı tuvalette yazdım.”

Dün gece sen uyurken
İsmini fısıldadım
Ve hayvanların korkunç
Öykülerini anlattım

Dün gece sen uyurken
Çiçeklere su verdim
Ve insanların korkunç
Öykülerini anlattım onlara

Dün gece sen uyurken
Yüreğim bir yıldız gibi bağlandı sana
İşte bu yüzden, sırf bu yüzden
Yeni bir isim verdim sana
Destina

Sen öyle umarsız uyusan da bir köşede
İşte bu yüzden, sırf bu yüzden işte
Yaşamdan çok ölüme yakın olduğun için
Seni bu denli yıktıkları için
Yaşamımın gizini vereceğim sana

Birhan Keskin (1963 – )

Yaşayan şiirli, şaire:

“22 Aralık 1963. Kırklareli, Demircihalil. Trakya’nın ayaz gecelerinden biri. Bir yatsı ezanı vakti. İki erkek çocuğundan sonraki kız çocuğu. İyi ki doğmuşum, yoksa Gürhan (benden iki buçuk yaş büyük, abi) epey bir süre daha kız elbiseleri içinde büyüyecekti…”

Aynı otobiyografinin içinde şöyle noktalıyor:

“İlkokulun ilk yılı, sol elimi iple bağlıyor öğretmenim. Sağ elimle yazmalıymışım. Okulu sevemedim, bu kır saçlı öğretmeni de. Kaçıyorum, annem geri getiriyor tekrar. Uzun sürdü. Okumayacak bu çocuk diyorlar. Üçüncü sınıfta elimi bağlayan öğretmenden kurtuldum. Sonrası daha kolay olmaya başladı. Bizimkileri yalancı çıkarttım, okudum, yetmedi yazdım da.”

Birhan Keskin’de Gülten Akın çizgisini çok net görebiliriz aslında, şiiri algılanmasını ve yorumlama biçimini ve zerk ederek onu özümsediğini söyleyebiliriz. Birhan Keskin’e, şiir ile ne yapmalı? Hayatımızın neresine dokunmalı? sorusunu şöyle yanıtlıyor:

“Sabahları okula giden çocukların ellerinden tutmalı, kızların saçlarını karıştırmalı, otlar, kuşlar, hayvanlar yetiştirmeli, küçük sokaklar, evler, alanlar kurmalı, ıssız dağları şenlendirmeli, kervanlara yol göstermeli, deniz kıyılarına inmeli, sokaklarda dolaşmalı, böcek koleksiyonları yapmalı, kitaplara girmemiş otların elinden tutmalı, gazete okumalı… Akşamları işçilerin evlerine inmeli, onlarla sofraya oturmalı, kadınlara beyaz güller armağan etmeli, yeni çayırları sulamalı, Allah’a Ölüm’le yarenlik etmeli, çırılçıplak dolaşmalı, çırılçıplak olmalı.”

İnsanlığın, yegane dertlerini üç başlıkta toplamış Birhan Keskin. 1. ayrılık, 2. yoksulluk, 3.’sü ise ölüm der. Şaireliği boyunca ilk ikisi hakkında yazdığını, son bir yılının da gündeminde en çok ölümlerin geçtiğini düşündüğünde, artık odak noktası ölüm hakkında yazabileceğini ön gördüğünü söylüyor. Ölüm hususunda daha önce hiç yazmamış olmasının sebebini, en büyük korkusunun ölüm olmasına bağlıyor. Çocukluğundan kalan travma ya da babasının ölecek korkusu onu bu düşüncelere itmiş. Şu zamana kadar satırlarında yazmasa dahi,  yaşadığı deneyimlerden sonra ölüm mısralarına da yansımış durumda. Lakin ne kadar yazmaktan kaçsa da, yedi yıl önce babasını kaybetmesine engel olamamış:

“Babamın öleceğinden çok korktum ve sonunda öldü, e ben de öleceğim.”

Sevgilim sabahın erkenini seviyor,
ben geceyi ve esmerliğini onun,
o dorukları seviyor, korkuyor bundan
ben rüzgarla buluşan tepeyi, tuhaflığı,
ona bir yeşil gülümsüyor,
ben, hayatı delice sevdiysem nasıl,
diyorum, seni de öyle.
O kendi boşluğunda oyalanan günlerde
canı sıkılan bir çocuk gibi uyuyor,
ben göğe bakıyorum geceden,
kendi çukurunu bulmuş deniz gibiyim
diyorum, yanında,
o sabahları eğilip öpüyor denizi.
Çıplağın çıplağımda, rüzgarın dağımda olsun,
esmerliğin gecemde, öyle kal.
“Bulutlara bak, gidiyorlar, hızla” diyorsun,
yağmur bir yalıyor yüzümü,
bir duruyor. Sabahları eğilip yüzüme
öpüşün geçiyor bir, bir duruyor aklım.
Su ve rüzgar, dağ ve doruk, sonsuz hepsi,
oysa camdaki sardunya gibi üşür
bana biçtiğin ömür, ölüm geliyor aklıma bir
bir, çıplağın çıplağımda.
Rüzgarın dağımda olsun esmerliğin gecemde
öyle kal, sana sonsuz sarıldığımda

(Aşk Şiiri)

Hikayelerin sonunda; edebiyatımıza Kadın eli değmiş. Daha ne olsun ki…