Nazım Hikmet Ran
Yazdığı ölümsüz satırlar, dizeler, şiirler, verdiği büyük mücadeleler ve yaşadığı büyük aşklarla tanıyoruz Nazım Hikmet’i. Şüphesiz hücrelerimize dokunan şiirlerinde yaşadığı aşkların kelebek etkisi büyük. İşte bu aşklardan nihai olanı, ancak ölümün bitirebildiği aşkı:
Vera Tulyakova.

Nazım Hikmet’in hayatı boyunca aldatmadığı tek kadındır.

Bunu da birçok şiirinde defaatle dile getirmiştir Nazım Hikmet. Tabi Nüzhet’ten, Piraye’den, Münevver’den sonra onun kaleminden bu satırları okumak oldukça önemli. Zira eserlerindeki beşeri aşkın ilahı boyut kazandığı süreci, Moskova sergüzeştinde gözlemleyebiliyoruz. Nazım’ın vefatından sonra bu aşkı Vera’nın kaleminden okuma fırsatı da bulduk. Vera Tulyakova imzalı “bahtiyar ol Nazım” adlı eser, Nazım Hikmet’in bilinmeyen yönlerine ışık tutan türden. İşte o eserde Vera, aşkını bu cümlelerle anlatıyor:

Nazım Hikmet Ran

“kaç kere kaybettin beni nâzım, kaç kere buldun? daha kaç kere daha kaybedip bulacaksın. ne kadar seviyordum seni, ne kadar! her gece yemin ediyor, ertesi gün sana ‘hayır’ demek için söz veriyordum kendi kendime. ertesi gün olduğunda da, çalışma saatlerinin bitiminde işten çıkıp köşeyi dönüyor ve gözyaşlarıyla atılıyordum boynuna…”

Tabi Nazım bu cümleleri hiç okuyamadı. zihni ona oyunlar oynuyor, ilk defa tam anlamıyla sevilmediğini hissediyordu. Vera evliydi, kocasından boşanıp gelmişti yanına. belki de Vera’ya göre çok yaşlıydı. Gerçekten aşık olduğunu hissediyor, buna rağmen hayatında hiç aldatmadığı ve aldatmayacağı kadından yeteri kadar ilgi göremiyordu. hatta bu durumu umursamamazlığa vurmak için kendini zorluyor ama yapamıyordu. onunla evlendikten 3 yıl sonra öleceğini nereden bilebilirdi? Vera için yazdığı şu mektup, aslında Nazım’ın aşka bakışını anlatıyor bize…

“nasıl yapabildin bunu? nasıl? sen, benim bildiğim sen. nasıl yapabildin!

“O zaman beni sevmiyordun bile. birazcık hoşlanıyordun, ama sevmiyordun. ne arzun, ne merakın vardı. senin gibi biri reddetti diye karşındakinin öleceğini düşünmüş olacak kadar aptal da değilsin. yoksa bana acıdığından, korktuğundan mı? keşke bir açıklama yapabilsen! keşke o dakikada kafandan geçenleri bir anlayabilsem!”

“Sakinleşirdim biraz. senin karşına çıkıp komedi oynayan, ölüm kandırmacasına başvuran her budalaya acıyıp izin vereceksin anlaşılan. doğru, ben bunun için çok uğraştım, deli gibi istedim. ama sen nasıl izin verdin? benim için gerekliydi, anlaşılır bu. çoktan karar vermiştim. ne olacak, bir alçak gibi kendimi kurtarmak istedim. seni seviyordum, bu doğru ama daha önce de başkalarını da sevmiştim. hepsi bitti sonra. seninle yaşadıklarım farklı. acı çektim, kıskanır oldum. belki bir yerlerde karşılaşırız umuduyla, deliler gibi seni aradığım günler oldu moskova’da. ne istiyorsun ki? çalışamıyordum! kaç kere yurt dışına gittim, uzaklaşmak istedim. ama özlem oralarda da buldu beni. başka bir şey düşünemiyordum. moskova’da yaptıklarını, yaşadıklarını dakikası dakikasına bilmek istiyor, komik duruma düşüyordum.

Nazım Hikmet Vera Tulyakovayok, kendi açımdan bakınca mantıklıydı yaptıklarım. sonuçta ben de insanım. ben kendimi düşünmezsem kim beni düşünür ki? bu cerrahi operasyon mutlaka gerekliydi benim için! bir kadınla yattıktan sonra her şeyin çok çabuk değiştiğini, ufak ufak bittiğini biliyordum. daha öncekilerde hep böyle olmuştu. genelde kadınlar da isterdi. sen istememiştin, aklına bile getirmemiştin. bunu görüyordum. beni yaşlı bulduğunu düşünüp öfkeleniyordum. oysa daha genç hiç olmamıştım…

sen yetişkin bir kadındın, dahası anneydin. doğrusunu söylemek gerekirse, diğerlerine pek benzemeyen, çocuksu bir yanı vardı anneliğinin. her şeye rağmen sen güceneceksin, ürkeceksin gibi gelmemişti bana. sonra her şey olup bittiğinde şaşırıp kaldım. mahcup olmuştum. bir saat boyunca, ben sana yalanlar atarken sen doğruyu söylemiştin. bu şekilde benden kurtulmak istediğin kanısına vardım. senin bambaşka birisine dönüşmen müthiş afallattı beni. tam olarak kestiremiyordum. hem sendin, hem değildin. sanki bir şey olmamış gibi nazik ve yumuşak bir tonla konuşuyordun benimle. seni yitirdiğimi düşündüm. aklıma gelmeyen bir şeyler kırılmıştı içinde, ben kırmıştım. seni böyle görmek korkunçtu. daha önce böylesi gelmemişti başıma.

ama her şeye rağmen mutluydum. sonunda olmuştu işte. ertesi gün, aralıksız şarkı mırıldandım. kendimi mükemmel hissediyordum. telefon edip seni bulamadığımda paniğe kapılmadım. oh, allah’ım. yaşasın özgürlük! akşam ekber’e dedim ki:

‘sonunda bu iş bitiyor! yakında, tekrar özgür nâzımcık olacağım.’

 

inanmadan baktı bana. ama mutluluğum sevindirmişti onu. sonra seni sordu, ‘peki, vera nasıl?’ dedi. ‘kızcağızı üzdüğüm yeter’ dedim. ‘benden kurtulduğuna sevinecek. bıktırdım onu.’

ikinci gün gene iyi hissediyordum kendimi. ancak akşama doğru özlem düştü içime. iki gün geçmiş, sesini duymamıştım. sabah çanlarının insanı uyandırması gibi bir anda ayrımına vardım bunun. bunun normal olduğuna ikna etmeye çalışıyordum kendimi. ‘kolay değil, iki yıldır seviyordun bu kızı’ diyerek ruhumu avutuyordum. hep öyle derdim sana. benim gözümde genç kızdın sen. evlendiğimizde bıraktım senden ‘kız’ diye bahsetmeyi.

Numaranı çevirdiğimde üstünde iyi bir etki bırakmak, benim açımdan her şeyin yolunda olduğunu göstermek istiyordum sana. uyuduğunu söylediler. gerçekten vakit geç olmuştu. kır evinin içinde dolanıp duruyor, tekrar telefon etmemek için kendimi güç tutuyordum. evi paylaştığın komşularını düşünmüş, onları rahatsız etmek istememiştim. yatağa girip uyumaya çalıştım, ama başaramadım. o zaman, iki gün önce yaşadıklarımız gözümün önünde canlandı tekrar. doğal, boyasız olduğunu anımsadım nedense. sesin, saçların, yürüyüşün hepsi arınmıştı boyadan. üstüne sinmiş kokumu duyumsamıştın uzun süre. hoşnut değildin bundan.

Vera Tulyakova

evden çıkmıştık. mahalle ıssızdı. hafif bir güz yağmuru yağıyordu. telaş içindeydin, bense sürekli yavaş yürümeni istiyordum. acelende beni aşağılayan bir yön vardı. bir an önce benden kurtulmak istiyordun. bu acıtmadı beni. kendimden hoşnuttum. hatta pek umursamıyordum seni. sadece seni yavaşlatmak, öyle içine kapanmış suskun halinle göndermek istemiyordum. genel anlamda, memnunluk duygusu kaplamıştı içimi. ancak, iki gün sonra evinin kapısındaki bakışını anımsadım. bakışların hüzün ve pişmanlık doluydu. beni yukarıda bir yerlerde duran tahttan yere indirmiştin sanki ve ben ne kadar düşünsem de bunun iyi mi, kötü mü olduğunu algılayamıyordum.

bütün gece doğru düzgün uyuyamadım. sabah kötü görünüyordum. oysa her zamankinden daha iyi görünmek arzusundaydım. işten aradım seni, meşgul olduğunu söylediler. doğrudan stüdyoya gitmeye karar verdim, heyecandan ölecektim sanki. bir şeyler yapmak istediysem de geç kalmaktan korktum. Kaybolmuşsun ve bir daha ortaya çıkmayacakmışsın gibi bir duyguya kapılmıştım. Gerçek bir panik haliydi senin anlayacağın.

çalışma odana girdiğimde seni gördüm. başka bir masanın başında sırtın bana dönük oturuyordun, etrafında tanımadığım adamlar vardı. ciddi ciddi bir konu tartışıyordunuz. odada sizden başka kimse yoktu. Senin beni görmemenden faydalanıp birkaç dakika izleyebilirdim seni. nedense, birkaç adım atıp görüş alanına girmekten ürküyordum. ve o zaman ilk kez, senin karşında çaresiz hissettim kendimi. sonrasında bu duyguyu birkaç kez daha yaşadım. ben bu duygular içindeyken birisi fark etti beni. sen kafanı benden tarafa çevirdin. beklemediğin bir anda beni orada görmekten rahatsız oldun, yüzün kızardı. zaten küçük bir kız çocuğu gibi çok sık kızarırsın. zayıflamış gördüm seni, belki de bana öyle geldi. o günden sonra kendimi kaybettim. işte her şey böyle gelişti. bütün kadınlar benim gözümde dişilik değerlerini kaybettiler. bir daha onları hiç fark etmedim. yaşamım boyunca hiç aldatmadığım ve beni terk edip gitsen bile aldatmayacağım tek kadın sensin. Allah kahretsin, oluyor işte böyle şeyler! sen genç bir kadın, ben yaşlı bir adam. biliyor musun canımın içi, yaşam bazen yol açıyor böyle şeylere…”

1951 yılında Moskova’ya giden Nazım Hikmet, o sıralar Münevver’le evliydi ve Mehmet adında bir çocukları vardı. Moskova’da karısını, oğlunu ve ülkesini özlerken kendini yeniden bir aşkın etkisi altında buldu. Soyuz Multifilm Enstitüsü’nden Arnavut giysileri hakkında bilgi almak için gelen Valentina Brumberg’in yanında arkadaşı Vera Tulyakova vardı. Nazım, görür görmez aşık oldu Vera’ya. Ancak aralarında engeller vardı. Vera, o sıralar evli ve bir çocuk annesiydi. Üstelik aralarındaki yaş farkı da çoktu. Nazım, Vera’nın ölmüş babasından bile altı yaş büyüktü. Ama bunlar Nazım’ın hiç umurunda olmadı. “Saçları saman sarısı, kirpikleri mavi, kırmızı dolgun dudaklı” dediği Vera’ya deliler gibi aşık olmuştu.

“Canım bir tanem, seni sevmeden önce dünyayı sevmesini bile bilmiyormuşum. Bu şehir güzelse senin yüzünden, bu elma tatlıysa senin yüzünden, bu insan akıllıysa senin yüzünden, bu kadar iyi yürekliyse senin yüzünden…”

Nazım’ın Vera’ya aşık oluşundan iki yıl sonra 1957’de Vera, üzerinde çalıştıkları senaryonun kabul edildiğini söylemek için Nazım’ı aradı. İş için tekrar buluştular ve Vera, evli olduğunu Nazım’a söyledi. Nazım, zor günler geçirmeye başladı. Kendisi de evliydi, bir yandan karısını da hâlâ seviyordu.

Vera ise evli olması sebebiyle Nazım’la olan ilişkisini bitirmek istiyordu. Nazım’dan uzaklaşabilmek için eşi ve çocuğuyla bir Kafkas kasabasına tatile gitti. Nazım da onların peşinden aynı yere gitti. Burada Vera’ya birçok şiir yazdı.

“Kimseler yapamaz senin resmini
Sen kendi resmini kendin de yapamazsın
Bir açılıp bir kapanır kapılar yüreğinde

Senin resmini ben yapacağım.”

“Sen benim aşkım, sen benim kızım, sen benim yoldaşım, sen benim küçük annemsin. Canım, bir tanem, seni sevmeden önce dünyayı sevmesini bile bilmiyormuşum. Bu şehir güzelse senin yüzünden, bu elma tatlıysa senin yüzünden, bu insan akıllıysa senin yüzünden…” Mayıs 1959

1958 ve 1959 yılları arasında birlikte İki İnatçı isimli oyunu yazmaya başladılar. Bu oyun sahnelenmeye başladığında bir daha ayrılmayacaklarını anlamışlardı. O güne kadar Nazım’la olan ilişkisini kesmek isteyen Vera da Nazım’a aşık olmuştu.

“Döndüğümde Rusça’yı gramer kurallarıyla yazacak kadar iyi öğreneceğim mutlaka. Seni böylesine sevmek ve bunu layıkınca yazıya aktaramamak insanı çıldırtıyor. Sen bebeğim benim, anlıyor musun yazdıklarımı? Eğer hastalanmazsam ayın 15’inde yani pazartesi buradan ayrılıyorum. Pazartesi! İşte böyle. Yaz bana, unutma. Ara sıra yani her dakika beni düşün. Öpüyorum seni, sevincim benim.” 18 Haziran 1959, Varşova

“Günler ve geceler sabırsızlığa koşuyor, seni bekliyorum, geçen zamanla soluyorum…” -Vera

Nazım Hikmet ve Vera 18 Kasım 1960’ta evlendiler. Birbirlerine büyük bir tutkuyla bağlıydılar. Beraber birçok ülkeyi ve şehri geziyor, çeşitli toplantılara ve konferanslara katılıyorlardı. Nazım, hayatı boyunca yaşadığı zorlukların sonunda Vera ile ikinci baharını yaşıyordu. En güzel şiirlerini onun için yazdı.

1963 yazında birlikte şehirden uzak bir yere gittiler. Nazım’ın aklı hep ölümdeydi. 3 Haziran günü kapıdaki mektupları alırken birden yığılıp kaldı Nazım, kalp krizi geçiriyordu. Hastaneye gittiklerinde çoktan hayata gözlerini yummuştu. Vera, Nazım’ın kimliğini almak için cüzdanını açtığında kendi fotoğrafını ve fotoğrafın arkasında şu dizeleri gördü;

 

Nazım Hikmet cenaze
“Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene dedi bana
Ölsene dedi bana
Geldim
Kaldım
Güldüm
Öldüm”
 
“Cenaze için hazırlanmış hareketsiz yüzünü anımsıyorum. Ölüm bozamamıştı onu. Sonra bir gölge düştü üstüne ansızın ve homurdandı yüzün. Burnunun ucu kıvrıldı ve sen yaşadığın zamankinden daha çok benzedin Türk’e. Sana baktım ve rahatsız eden şeyi anladım. Sessizce yalvarıyordum etraftakilere “Bitirin artık ne olur, acele edin görmüyor musun dayanamıyor” diyordum, ama kimse işitmiyordu beni. Havyarlı küçük sandviçler ikram ediyorlardı…” -Vera