Yusuf Atılgan Anayurt oteli Aylak adam

Aylak Adam’ı yazdığı için yüz milyon hatim indirsek azdır ruhuna dediğimiz,  Ahmet Hamdi Tanpınar’ın türk edebiyatındaki bölümlerinde Türk edebiyatı ölümlülerinden yegane farkının B olmadığını bir de C olduğunu gösteren, kendi yazdığı tarihlerden 30 yıl sonra ziyadesiyle işlenecek bir temada kendisinden sonra “yazacak olanların” dahi çoğundan çok daha makro seviyede yetkin, sofistike ve kült eserler ortaya koymuş, Kümesin Ötesinde adlı öyküsünde aylak adam ve anayurt otelinde işlediği başka dünyalara gitme özlemini çok daha yalın, çok daha rafine anlatmış, Eylemci adlı öyküsünün ise ondan beklenmeyecek bir çapta olduğunu görebildiğimi yazardır kendisi. Keşke daha fazla yazmış olsaydı Türkiye böyle olmazdı dediğim, hayatımın “en” önemli yazarımsı değil dibine kadar edebi yazar kişiliklerinden biri. Bazı kitaplarının arkasında fotoğrafı bulunur. Gözlerine bakın, manisa güneşinin eskittiği alnına bakın, bakın ki millet şehirde oturup köy romanı yazarken o dağlarda dolaşıp ülkenin ilk şehir romanını yazdı. Ve yazdığı karakterler, arzuladıkları tek bir şey için diğer her şeyi (belki hiçbir şeyi) vermekten geri durmayacak sağlamlıkta ve samimiyette. Örneklemek gerekirse “sevdiğim çamurdan olsun ben ona şekil veririm bir Don Quijote yaratırım kilden” gibi yazdığından ötürü Seymour Glass gibi davranmaktan değil Yusuf Atılgan’ın anlattığı erkeklere fazla alışmış olmasındandır.

Yusuf Atılgan

Yusuf Atılgan, genel anlamda hikayelerinde ve romanlarında iletişim eksikliğini, kişinin yalnızlık hissiyatını, topluma olan uyum problemini öne çıkarmış olup köy-kasaba gibi kategorize etmiş lakin bunu yapmasının nedeni fiziksel ve mekansal değişiklikler olmasa da bu tarz problemlerin olduğunu göstermek için farkındalık yaratma çabası içinde olmasıdır.
Varoluş felsefesinden çok etkilenmiş olup ve varoluşçu insanların en çok benimsedikleri kavramların başında gelen “saçma” ve “isyan” kavramlarını hikayelerinde kullanmış, hikayelerindeki karakterlerin toplum içindeki kuralları saçma buldukları ve isyan ettikleri görülmektedir.

Bu isyan iki noktada kendini gösteriyor:

1-Yarattığı karakter içinde bulunduğu medcezirlerden uzaklaşmak için hayal kuruyor.

2-Yarattığı hayaller yetmeyince karakter intihara sürükleniyor.

 

 

Sistem, mevcut düzen ve kuralcı yapıya karşı tepkilidir karakterleri; lakin mevcut olanın karşısında olmak ve yıkmak isterken bununda na-mümkün olduğunu da bilirler. Düzeni yıkma eyleminin faturası ne olur diye düşündüklerinde Yusuf Atılgan’ın hikayelerinde sıkça görmek mümkün. Yaratılan karakterler için söylenecek diğer özellikse genellikle aylak kişilerden seçilmiş ama bu aylak insanları toplumun yüz karası olarak nitelendirmemiş Yusuf Atılgan.

Kurgusal yazdıklarında –hatta çevirilerinde dahi– gösterdiği ‘kalem tembelliği’ şiir konusunda da varlığını göstermiş Yusuf Atılgan. Oysa ne hoş, ne muazzam şiirler değil mi?.. Varlığının yok’luğuna ve çok’luğuna bu kadar ivedilikle yaklaşmamın nedeni, iki “yazar” kelimesinin anlam karşılığı olarak gördüğüm Yusuf Atılgan’ın bir ömür okunsa da bitiremeyeceğim hacme sahip külliyatının olmayışına duyduğum üzüntüdendir.

 

Aylak Adam Yusuf Atılgan

 

 

“Onların gözünde bütün kadınlar birdir. Amaçlarına götürmekteki başarısı denenmiş o pek rahat ‘sıra’larını bozmazlar: Önce el tutulur, sonra öpülür, sonra memeler okşanır; en son etekliğin altı gelir.”

“Sonra odam: Masa, karyola, kitaplar. Benim inim. Bu gece bir kapansam oraya. Üzgünüm. Ama çok kalamam. Sami kapıyı yumruklar: ‘Yemeğe, yemeğe.’ Canım istemiyor desem başıma toplanırlar. Kadınların neden evlendiklerini anlıyorum: Yalnız kalabilmek için.”

“Şimdi kim bilir kaç evde, kim bilir kaç kadının ‘Aman ayol, bu ne kötü şans böyle,’ sözüne karşılık kim bilir kaç erkek ‘Üzülmeyin; kumarda kaybeden aşkta kazanır,’ diyordur. Kim bilir kaç erkek de acele edip bu sözü ondan önce söyleyemediler diye onu kıskanıyordur. Biliyorum sizi.”

“Bence insanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır. Doğar doğmaz, o bilmeden başkaları veriyor. Ama yapışıp kalıyor ona. Onsuz olamıyor. (Sustu. Bir sigara yaktı.) Bakın, şimdi adımdan daha önemli bir şey biliyorsunuz: Sigara içtiğimi.”

Anayurt oteli Yusuf atılgan

“İnsanları yalan söyledikleri zaman dinlemeyi severim. Olmak istedikleri, olamadıkları “kişi”yi anlatırlar.”

“Belki aramızdaki değişiklik o gece başladı. (…) Ona T. Capote’nin o küçük hikâyesini verdiğim gün. Okurken nasıl mutluydum! Bu büyük zevki ona ben tattırıyorum diye… ‘-Nasıldı hikâye?’ ‘-Güzel! Üzümleri getireyim mi? Soğudular mı acaba’ İçimde bir şeyler yıkıldı. İşte buydu.”

“Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimiz, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!”

“Soyunurken, babanın duyunca, nasıl şaşıracağını, başkalarının neler diyeceğini düşündün. Şimdi seni kucaklayıp yatağa yıksam, öpe okşaya tenini kışkırtsam, kulağına benden duymak istediklerini söyleyip seni kandırsam her şeyi yeniden unutursun. İstemiyorum böylesini. Yarım bardak şarap içirdim diye nasıl içimi yedim görmedin mi? Bu mavi boşlukta etimiz bile sonuna dek sevişemiyor. Çünkü bu ses geçmez, ışık sızmaz odada bile başkaları bizimle birlik. Ama bir gün babanı, başkalarını kovup geleceksin. O zaman keskin ışıkta soyunup açık pencerede sevişeceğiz. Acelem yok benim, biliyorsun.”

“Kim bilir, iç sıkıntısı olmasa, belki insanlar işe gitmeyi unuturlardı. ‘İş avutur’ derdi babası. O böyle avuntu istemiyordu. Bir örnek yazılar yazmak, bir örnek dersler vermek, bir örnek çekiç sallamaktı onların iş dedikleri. Kornasını ötekilerden başka öttüren bir şoför, çekicini başka ahenkle sallayan bir demirci bile ikinci gün kendi kendini tekrarlıyordu. Yaşamanın amacı alışkanlıktı, rahatlıktı. Çoğunluk çabadan, yenilikten korkuyordu. Ne kolaydı onlara uymak! … Ama biliyordu, yetinemeyecekti. Başka şeyler gerekti. Güçlüğü umutsuzca zorlamak bile güzeldi.”

 

 

Yusuf Atılgan

“Dayanılacak gibi değildi bu özgürlük. Ayaklarıyla masayı itip aşağıya yuvarladı; bir boşluğa düşerken durdu. Gözleri ağzı açık, bacakları gerilerek, çırpınarak sallanırken kollarını kaldırıp başının üstünden ipi tutmaya uğraştı. (Ne oldu? Yapmayı unuttuğu bir şeyi mi anımsadı birden? Ya da yeryüzünde tek gerçek değerin kendisine verilmiş bu olağanüstü yaşam armağanını korumak, her şeye karşın sağ kalmak,direnmek olduğunu mu anladı giderayak? Yoksa bilinçsiz canlı etin ölüme kendiliğinden bir tepkisi miydi bu?)”

“Bir çatının altında yaşayanlarda ortak ne var? Yalnız birlikte yaşamanın zorunluluğuna inanmaları.Kimi pilavı patlıcanlı ister, kimi patlıcansız; kimi erken yatmak ister kimi geç; kimi şarkı dinlerken öteki caz müziği ister. Sabahları kalkışlar… Biri gördüğü düşü anlatır.Dinleyen, düş dinlemeyi sevmez. Karı kocalar bile böyle değil mi? Ortak neleri var? Haftanın belirli günleri et ete sürtünmekten başka? Gene de dayanıyorlar. Çünkü birlikte yaşama zorunluluğuna inanmışlar.”

“Kulakları kapı ötesinin bütün tıkırtılarına açık, yalnız kanının damarlarındaki koşusunu duyardı. Son haftaya değin kendi etinin gürültüsünü bu kadar açık işitmemişti. Kapıya yaklaşan ayak sesleriyle iki kere yüreği duracak gibi çarpmıştı. … Herkes onun gibi değil miydi? En az umutlanmaları gerektiği zamanlar en çok umarlardı.”