Kumral Ada Mavi Tuna.

“Ah Mabel, hep güçlü olmak zorunda kalmamız ne yorucu..
Hoşça kal, hoşça kal!”

 

Masmavi gözleriyle bir Tuna, bal rengi benliğiyle bir Ada, bütün keskin tonlarıyla bir Aras, silik bir gün batımı gibi Meriç.. Hayatlarının kesiştiği en mühim noktadan bir adım ileri gidemeyen ruhları, daima bir yapboz. Eksik, çok parçalı, çok keyifli, çok zor ve bütünüyle kusurlu bir güzellik.

Mabel Ciklet.

Mabel Matiz‘in de gerçek ismi yerine kullanmak istediği “Mabel” ismini seçmesinde rol oynayan bu kitap, Buket Uzuner‘in romancılıkta ustalaştığı ellerden 1997 yılında ortaya çıktı. Büyük bir iç savaşı 3. tekil şahıs gözüyle ve geçmişe dair bir iç savaşı 1. tekil şahıs diliyle anlatan bu kitabın sihri, hikayenin o dönem bir Boğaziçi köyü olan Kuzguncuk’ta geçmesiyle ışıldamaya başlıyor.. Karakterlerin tasviri sayesinde gözünüzün önünde yürüyormuş gibi bir hisle, kimin nerede, nasıl olduğunu; nereye savrulduğunu ve hatta tam anlamıyla ne hissettiğini henüz o anlatmadan anlayabiliyorsunuz.

 

Okurken, gözlerinizin kulaklarınıza eşlik etmesi için..

Onu ilk gördüğümde yaşantımda çok önemli bir yer tutacağını sezmiş ve ürkmüştüm. / Onu anlatmak için ‘güzel’, ‘boylu poslu’, ‘sarışın/esmer’, ‘şahane’ gibi sözcükler kullanmak haksızlık olurdu. Onun için, ‘bu dünya dışından gelmiş kadar değişik, bir kuyruklu yıldız kadar etkileyici, iyi pişmiş bir kahve kadar tiryakilik yaratıcı, gezegene yalnız yollandığı için eşsiz, bir ipek böceği kadar dik başlı’ denildiğinde bir şeyler söylenmiş sayılırdı ancak. Dingin ve içe sinmiş bir güzellikti onunkisi.. Asıl önemlisi beni bir manyetik alana çeker gibi güçlü etkisi ve çok kumral olduğuydu. / Ayağa kalktı, beni süzdü, biraz düşündü. “Ada!” dedi. Sesi yaban çiçekleri gibi özgürlük kokuyordu, zeytin ezmesi tadındaydı. “Efendim?” diye sordum bön bön bakarak. “Ada!” dedi yeniden. / ‘Ada’ kelimesinin bendeki ilk çağrışımlarını düşündüm. Uzak, serin, esrarengiz, elips şeklinde bir sözcüktü bu. / Çabucak kendi sözcük hazinemi yokladım. Belleğimdeki bilinmez, uzak, gizemli ve albenili bütün sesleri taradım. “Mabel!” diye sevinçle bağırdım aniden. Doğrusu bu bir haykırıştan çok bir çığlıktı. Durdu ve yüzünde soru işaretleri asılı olarak bana döndü. “Mabel mi?”

 

Şimdilik biz anlatalım tabii.. Tuna’nın romantik serseri hali, O’nu büyüdüğünde bir edebiyat öğretmeni yaptı mesela. Meriç her zamanki gibi idealistliğinden ödün vermeyerek, doktor oldu. Ada, “bir kadın Ara Güler” olmayı hayal etti hep. Kendi deyimiyle “bir çeşit aşk” yaşadığı dayısı Şair Doğan Gökay ve ünlü oyuncular olan annesiyle babası gibi, sanata ve zekaya olan düşkünlüğü onu “Kumral Ada” yaptı zaten.. Tuna’nın ailesi için ise önemli olan evlatlarının mutluluğuydu. Ve elbette yıldızların kızı Ada ile olan münasebetleri..

 

Ada, Ma Belle!

 

Aras’ın büyük aşkı, Tuna’nın imkansızı Ada!
Aras? O, 19 yaşındaydı hep.

Benim de anlaşılması güç, gizemli bir sözcüğüm vardı işte! O sıralarda en sevdiğim cikletin markasıydı Mabel. / Mabel, her aldığım cikletin üzerinde ne duruşunu de ne gülüşünü değiştirirdi. Bana kızdığını ya da bir şeye üzüldüğünü hiç görmedim. Yaz, kış, sabah, akşam bana alınan bütün o çok sevdiğim Mabel cikletlerinin üstünde o hep gülümserdi. Neşeli, sağlıklı, güzel bir genç kadındı Mabel.. Yine de dikkatle bakınca gözlerinin derininde sakladığı hüznü görürdüm ve bu nedenle sık sık dikkatle bakmazdım gözlerine. Hüznün içindeki keyfi o zaman bile tanır, üstelik bundan hoşlanırdım, ama dokunaklı olduğunu gizleyemezdim.. / “Senin adın Mabel mi yani?” diye hayretle sordu. “Hiç de bile! Benim adım Tuna!” diye bağırdım. “Mabel demiştin de..” Bakışlarında yine o baştan çıkarıcı kafa tutuş canlandı. / “Ama sen de Ada demiştin.. Senin adın Ada mı yani?” / “Ada ha! Ne tuhaf adın var, hiç kimsede duymadım bunu..” / Ada yine o muhteşem gülüşünü sundu bana. / Acaba bir gülüşü öbürlerinden ayırıp, eşsiz kılan nedir? Belki de yalnızca gülüşün kendisidir. Öylece bakıştık bir süre. O gülümsüyor, ben hayran hayran ona bakıyordum. “Ben sana Mabel diyeceğim bundan sonra,” dedi. “Mabel adı sana çok yakışıyor.”

 

Türkiye’deki olası bir iç savaşın ne derin psikolojik travmalar yaratabileceğinin altını çizen Uzuner, Tuna’nın evli ve tam da Ada’dan kötü bir haber aldığı sırada, seferberlik ilanı sebebiyle yeniden askere alınışını da anlatmakta uzun uzun.. Ve öyle ki; ana karakterimiz Tuna, uzun süre uyuduğunu, bir kabusun içinde olduğunu düşünerek atlatmaktaydı birçok zorluğu. Tesadüfler zinciriyle mahalle arkadaşıyla aynı koğuşa düştü, kimseden haber alamadı, doktorların elinden zor kurtuldu. Ondan ne istiyorlardı?
Çıldıracak duruma geldiğinde ailesini düşündü.
Sevdikleri, ne yapardı onsuz?
Terzi dedesi ve babasının ardından, tamamen Tuna’ya bağlanan annesi..
Hele ki, çok sevgili eşi..

 

“Çocukken ne güzel, hiçbirimiz bir yerlere uçmazdık!” diye mızmızlandım aniden. “Sen hala çocuksun Tunacım.” dedi Ada bana dönerek. O zaman beni gördü. Beni görünce yüzüne yumuşacık bir gülümseme yayıldı. Ben ona mutluluk hormonu etkisi yapıyordum. Aras ise onun heyecan ve dişilik hormonunu arttırıyor olmalıydı. / Bu üçünün etkisini bir kadında yaratacak tek bir erkek olmadığına göre, biri daima dışarıda kalmak, kadınlar da yakınmak durumunu sürdürecekti anlaşılan! / “Sen hiç büyüme e mi Tuna?” dedi sonra sürekli yanında taşıdığı hüznünü artık gizlemeden kırgın sesine döşeyerek.. Eğilip kulağıma fısıldadı: “Canım Mabel’im benim!”

 

Meriç, bilgili, sarışın, şahane kokusuyla ve bembeyaz elleriyle Tuna hariç herkesi kendine hayran bırakan fakat aynı zamanda ailesinden çok yaralı bir kız çocuğuydu. O korkunç olaydan hemen sonra duru su Meriç; hayat satrancındaki tüm dengeleri altüst ederek yeniden olabildiğince sert başladı.
Hatıralar bir ip gibi herkesin boynuna dizildi.
Aras, hep 19 yaşındaydı. 

 

“Yakınına sokulmadıkça, kokusu duyulmayan mücerret bir koku gibidir ölüm.” dedi şair Doğan Gökay. / “Unutmak bazı durumlarda bir lütuftur çocuğum! Fakat ne yazık ki bundan nasibini alamamış bazılarımız.. O bazılarımız.. biz hep hatırlarız.” / Dedemin ölümünü hep böyle hatırlarım. Hatırlarım.

 

Her sayfasında kaybolacağınız, sonra yeniden kendinizi bulacağınız, çetrefilli aşkları ve yanlış anlaşılma sonucu yaşanan tuhaf gazete manşetiyle, bilim kurgu tadında bir gerçeklik lezzeti olan Kumral Ada & Mavi Tuna; herkesin en az bir kere okuyup, dünyaya, ülkeye ve ikili ilişkilere dair ders çıkarabileceği nitelikte. Karmaşıklığının yanında inanılmaz net duruşlarıyla her karakterin kendine has bir kokusu bile var. Film gibi, dokunsanız oradaymış gibi, uzun bir rüya gibi..

 

“Sen hiç kimsenin olamayacağı kadar çok şeyimsin benim.. Yüreğimde sana ayrılan yer herkesinkinden büyük. Yalnızca bir arkadaş, bir kan kardeş, bir sırdaş, bir çok yakın dost değil; bir büyük sevgisin sen.. Yanında sonsuz şımarabileceğim ve hala kaybetmek korkmadığım tek kişi.. Yani biraz annem, biraz babam, hatta hiç görmediğim dedem, belki hiç doğmayacak oğlum.. Sonra daimi hayranım ve dokunulmamış sevgilim.. Sen benim masumiyetimsin Tuna! Benim en yakınımsın! Aslında belki öbür yarımsın? Bütün bunlar ne demek, anlıyor musun?” Gözlerimi yumdum. Söylediklerini kana kana içtim ama hala susuzdum. Çünkü, duymak istediğim sözcük yoktu saydıkları arasında. Gözlerimi açtığımda ağladığını gördüm. “Bunu sana hiç söylemedim ama.. Sen aramıda bir engel olduğunu sandığın abin Aras’ın hiç olmadığı ve olamayacağı birçok şeyimsin benim.. Sen olmazsan.. Bunu bilmelisin.. Sen olmazsan çok eksilirim ve artık buna dayanamam Tuna.” / “Bütün dünya bana ihanet etse, dünyadaki herkes birbirine yalan söylese ve dahi galaksiler arası kolektif bir depresyon yaşansa.. Herkes sarsılsa, diz çökse, yere düşse bile ben ayakta kalabilirim. Çünkü benim mavi Tuna’m, benim Mabel’im var ve o farklıdır!”

 

Herkesin bir Ada’sı, herkesin bir Aras’ı, herkesin bir Meriç’i vardır ama..
Herkesin bir Mabel’i olmalı aslında.

 

Meriç’i aradım. Ona evlenme teklif ettim. Hayatımda hiç kimseyi bu kadar mutlu ettiğimi anımsamıyorum. Onu mutlu etmek çok hoştu. Meriç dünyanın en mutlu geliniydi.

 

Kumral Ada Mavi Tuna.