Dünyevi dertlerinin ağırlığını artık taşıyamaz hale gelen ve belkide her geceyi gözyaşlarıyla imzalayan yazarlardan bahsetmek istiyorum.

Yazmanın minvalinde ne kadar yazdıklarına içini dökmek olsa da “ÖLÜM” tek gerçek herşeyin yanında, ötesi yok çünkü. Lakin hayatta iken tamir edileceğini umut ettiğiniz ama herşeyin çöpe atılması belkide bu son çareye iten en büyük faktör.

Ya da ‘ÖLÜ’ seven insanların sonrasında “keşke” dedikleri içindir!

Kendi ülkesi; saplandığınız, bulandığınız olanın yokluğunda katran karası karanlık sarmışsa, bi’ dünya sızıları katlanamaz hale geliyor sanırım.

Yaşam ve insana dair tüm detayları tasvir etme yeteneğide olsa bu yetenek, çoğu zaman kaybedişleri, kopuşları hayata dair yalnız kalmayı beraberinde getiriyor. Hatalardan, hayatın gerçeklerinden, aşk acılarından “ruhları anlamsızlaştıran” ne varsa, yolun bittiğini düşünerek intiharın hafifliğine sürüklüyor yürek burkan öyküleri. Derin sessizliklerimizde içimizden avaz avaz bağırdığımız ama duyulmayan, tek suç ortağınızın ZAMAN olduğu, onun dışında “kendime kendimden başka kendim yok” dedirten, çinkince yazılmış el yazısı gibi durduğumuzu düşündüğümüz Dünya’mızda kimsenin yeni baştan yazmak istememesi belkide.

Tarihin kara çuvallarına hiç tereddütsüz dolduklarımızın karşısında Virginia Woolf’un dediği gibi “Birlikte bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemiyorum.” dediği ama sonucun kaçınılmaz olması.

 

virginia woolf

VIRGINIA WOOLF

“Sevgilim, yine delirmek üzere olduğumu hissediyorum. Böyle korkunç bir dönemi bir kez daha kaldıramayacağımı hissediyorum. Sanırım bu kez iyileşemeyeceğim. Sesler duymaya başladım. Hiçbir şeye odaklanamıyorum. Bu yüzden yapılacak en iyi şey olarak gördüğüm şeyi yapıyorum. Sen bana olabilecek en büyük mutluluğu verdin. Benim için her şey oldun. Bu korkunç hastalık beni bulmadan önce, birlikte bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemezdim. Artık savaşacak gücüm kalmadı. Hayatını mahvettiğimin farkındayım ve ben olmazsam, rahatça çalışabileceğini de biliyorum. Bunu sen de göreceksin. Görüyorsun ya, bunu bile doğru dürüst yazmayı beceremiyorum. Söylemek istediğim şey şu ki, yaşadığım tüm mutluluğu sana borçluyum. Bana karşı daima sabırlı ve çok iyiydin. Demek istediğim, bunları herkes biliyor. Eğer biri beni kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun. Artık benim için her şey bitti. Sana sadece tek bir iyilik yapabilirim; Hayatını daha fazla mahvedemem. Birlikte bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemiyorum.”

18 Mart 1941, İngiltere.

Bu tarifi na-münkün satırların sahibi, kocası Leonard’a gönderdikten sonra intihar eden kişi Virginia Woolf. Yirmi dokuz yıl boyunca evli kaldıkları buna rağmen kocası ile cinsel anlamda hiçbir dürtüsü olmayan, bir kez dahi bile onunla aynı yatağı paylaşmayan, delilik ve kriz dönemlerinde onu türlü türlü sıkıntılara sokan kişidir aynı zamanda.

Stefan Zweig

STEFAN ZWEIG

Ünlü “Satranç” kitabının yazarı Stefan Zweig bir Alman vatandaşı olarak, Nazi Almanyası’nda yaşamış ve yıllarca bunun utancıyla hayatını idame etmeye çalışmış. Karısıyla birlikte, Almanya’dan kaçarak Brezilya’ya yerleşmiş. İntiharı da yine karısıyla birlikte yapmıştır ve sebebiyse yaşadığı bu utançtan dolayı olduğu iddia edilmektedir.

Zweig’in intihar mektubunun bir parçasında şöyle yazar:

“Kendi isteğimle ve bilinçli olarak hayattan ayrılmadan önce, son bir görevi yerine getirmeye kendimi mecbur hissediyorum. Bana ve çalışmalarıma, böyle iyi ve konuksever şekilde kucak açan harikulade ülke Brezilya’ya içtenlikle teşekkür etmeliyim. Her geçen gün, bu ülkeyi daha çok sevmeyi öğrendim ve benim lisanım konuşulduğu dünya, bana göre mahvolduktan ve manevi yurdum Avrupa’nın kendi kendisini yok etmesinden sonra, hayatımı yeni baştan kurmayı daha fazla isteyebileceğim bir yer daha yoktu, ama 60 yaşından sonra, yeni baştan başlamak için özel güçlere ihtiyacım vardı. Benim gücüm ise, uzun yıllar süren yurtsuz gücüm sırasında tükendi. böylece, ruhsal çalışması, her zaman en büyük sevinci ve bireysel özgürlüğü bu dünyanın en büyük nimeti olan bu hayatı, zamanında ve dimdik sona erdirmek bana daha doğru görünüyor. Bütün dostlarımı selamlarım! Umarım, uzun gecenin ardından gelecek olan sabahın kızıllığını hala görebilirler, ben, çok sabırsız olan ben, onların önünden gidiyorum.”

Sylvia Plath

SYLVIA PLATH

11 Şubat 1963 yılında şair olarak takdir edilen ancak bir sanatçı olarak az tanınan 30 yaşındaki Sylvia Plath yaşamında son verdi. Bazı kimseler Sylvia Plath’in yalnızca “zihinsel işkenceler gören bir şair” aldatılmış bir kadın ya da trajik edebiyat sarışın modeline indirgenmesine karşı çıkmış olsa da, kişisel yazılarından anlaşılan onun gerçekten de yaşamın amacını bulmakta güçlük çeken, sıkıntıları olan bir kadın olduğu olarak ortaya koymasıdır.

Bir yazısında Plath’in hayat ve ölümle olan savaşmalı ilişkisini şiirsel bir dilde anlatıyor: “Benimle birlikte şimdiki zaman sonsuz ve sonsuzluk daima değişiyor, akıyor, eriyor. Tam bu saniye hayatın kendisidir. Ve saniye geçtiğinde, artık o ölmüştür. Ama her yeni bir saniye ile tekrar bir başlangıç yapamazsınız. Ölü olandan yola çıkarak yargıda bulunmak zorundasınız. Bu… Yutan bir kum, daha başından çaresiz. Bir hikaye, bir resim duygulanmayı biraz olsun harekete geçirebilir ama yeteri kadar değil, yeteri kadar değil. Şimdiki zamandan başka hiçbir şey gerçek değil ve daha şimdiden yüzyılların beni boğduğunu hissedebiliyorum. Bundan yüzyıllar önce tıpkı benim gibi bir kız yaşardı. Ve o şimdi ölü. Ben şimdiyim ancak biliyorum ki ben de gelip geçeceğim. O büyük an, parlayan ışık gelir ve gider, daimi yutan kum. Ve ben ölmek istemiyorum.”

Ernest Hemingway

ERNEST HEMINGWAY

The Old Man And The Sea adlı kitabında, bir insanın hayata nasıl tutunması gerektiğini, yıllar geçip gitse de insanın en büyük hazinesinin ”yaşamak” olduğunu vurgulayan bir adamdı Hemingway. Tezat bu ya, hayata sımsıkı tutunan, yaşamanın çok güzel  varlık olduğunu söyleyen bu yazar intihar eder daha sonra. İntihar edişinin temelinde,  geçmişinde yaşadıkları ve yaşlandıkça daha önce yaşadıklarının üzerine üzerine çullanması vardır. Fransa’nın (Paris) kurtuluşuna şahit olmuş, savaşın bitişinin mutluluğunu tatmıştı ama yaşadıkları da onu çok yaralamıştı. Ama onu en çok, dünyaca ünlü savaş fotoğrafçısı/muhabiri, yakın dostu Robert Capa’nın ölümü etkilemişti. Söylenene göre, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Vietnam ‘a gidip fotoğraf çekmek isteyen Robert Capa’yı gitmemesi için yüzlerce kez uyarmış, hatta gitmemesi için ona yalvarmıştı. Tüm risklerine rağmen savaş fotoğrafçılığı Robert Capa için bir tutkuydu ve nihayetinde Robert Capa Vietnam’a gitti, çok geçmeden de mayına basarak öldü.

Hemingway’in intiharından kısa bir süre sonra dördüncü eşi Mary Hemingway yazılı bir basın açıklaması yapar ve eşinin kendi kendisini kaza ile vurduğunu söyler. Fakat birkaç yıl sonra bunun bir intihar olduğunu itiraf edecektir.

Yazar, silahla kendini vurur. Pijamaları ile intihar eder ve ardından bir not bırakmaz.

Cesare Pavese

CESARE PAVESE

”Artık acı sabahı da kaplıyor” diyerek yaşamına bir otel odasında son veren, doğa tasvirleri konusunda da zamane yazarlardan bir adım önde olan hüzünlü, yalnızlığa ve intihara sürüklenmiş bir yazar Cesare Pavese.

“Herkese bir bakışı var ölümün. Ölüm gelecek ve senin gözlerine bakacak. Bir ayıba son verir gibi olacak, belirmesini görür gibi aynada ölü bir yüzün, dinler gibi dudakları kapalı bir ağzı. O derin burgaca ineceğiz sessizce”

Yaşama Uğraşı adlı günlüğünden: “Kulübesinde tek başına tencerenin dibindeki yağı sıyıran bir adam. Kimi günler bir bıçakla yapıyor bu işi, kimi günler tırnaklarıyla; bir zamanlar tencere dolu, içindeki yemek de lezzetliydi; ama artık yemek kokmuş, adamın bir lokma bulması içinse, kırık tırnaklarıyla tencereyi kazması gerekiyor. Yarın da aynı şeyi yapacak, öbür gün de. Benim yüreğimin derinliklerinden bir iş çıkarmaya çalışmama benziyor.”

Nilgün Marmara

NİLGÜN MARMARA

Yaşamı boyunca içinden atamadığı kırıklıkla yaşayan bir diğer yazar Nilgün Marmara. Kendisi hiçbir zaman çocuk sahibi olmak istememiş. Çocukken annelerinin kendilerine verdiği sütü balkon deliğinden kedilere birlikte döktüğü ablası Aylin bir gün çocuklarına bağırırken Nilgün şöyle demiş: ”İşte bu yüzden anne olmuyorum, kendi çocuğumu incitirim diye.” Ve yine bir başka konuşmada da anne olmak istememesinin sebebini şöyle söylemiş: ”Mutsuzluk ordusuna yeni bir nefer katmamak için”

“Sylvia Plath’in şairliğinin intiharı bağlamında analizi” başlıklı bir tez hazırlamıştır kendisi. Bu da ölüme, intihara, kadına ve şiire bütün olarak duyduğu merakı ortaya koyar. 12 Eylül 1980 günü olan askeri darbe sonucunda artık evde arkadaşlarıyla vakit geçiren Nilgün, 1982 senesinde Kağan Önal ile tanıştı ve bundan iki sene sonra evlendiler. Kocası Kağan ile birlikte Libya’ya taşındıkları zaman Nilgün’ün aklı ve ruhu iyice karmaşık bir hal alır. Doktorlar Nilgün’ün yazmayı bırakmasını önerirler, tıpkı diğer yazarlara olduğu gibi. (bkz: Virginia Woolf) 13 Ekim 1987 akşamı Kağan eve girer ve yerlerde, masada etrafa saçılmış haplar bulur. Yatak odasına çıkan Kağan açık kalmış olan pencereyi ve sonrada Nilgün’ün yerde yatan henüz 29 yaşındaki bedenini görür.

Nilgün Marmara geride bıraktığı not “Kuşlara iyi bakın” olur.

Yaşayacağı ve göreceği çok fazla bir şey kalmadığını en güzel şekilde yine kendi sözleriyle ifade eder Nilgün: “Ey iki adımlık yer küre, senin bütün arka bahçelerini gördüm ben.”

Beşir Fuat

BEŞİR FUAT

Garip ve oldukça garip bir şekilde intihar eden yazarlardan biri de Beşir Fuat. Gerçekten bir intihar etme maksadıyla mı yoksa ölümün ne olduğunu anlatmak amacıyla mı kendini feda ettiği hususu seneler geçmesine rağmen hala tartışmaya açık.

Ölüm sebebi bileklerini keserek olan natüralist yazarın intihar anında şöyle yazdığı söylenir: ”Ameliyatımı icra ettim. Hiçbir ağrı duymadım. Kan aktıkça biraz sızlıyor. Kanım akarken baldızım aşağıya indi. Yazı yazıyorum, kapıyı kapadım diyerek geri savdım. Bereket versin içeri girmedi. Bundan daha tatlı bir ölüm tasavvur edemiyorum. Kan aksın diye hiddetle kolumu kaldırdım. Baygınlık gelmeye başladı.”