Zeki Müren ile ilgili pek çok şey bugüne kadar çok merak edildi. Özel hayatı ile ilgili çok fazla bilgi bulunmayan Müren’in “uhrevi” aşkını Radi Dikici, “Zeki Müren” isimli kitabında anlatmış. Genç bir subay olan Kürşat Bey’in Zeki Müren hayranlığı ve ikilinin yaşadığı aşk, kitapta şöyle anlatılıyor…

Uzun boyluydu. Açıkçası çok da yakışıklıydı. Kız arkadaşı bulmakta hiç zorlanmamıştı.Adı da görev aldığı yerlerdeki hanımlarla yaptığı kaçamaklar nedeniyle çapkına çıkmıştı. Ama o çok dikkatliydi. Asla bu konuda dikkat çekici bir yanlışlık yapmamıştı. Aksi halde mesleğinden olabilirdi.

Uzun boyluydu. Açıkçası çok da yakışıklıydı. Kız arkadaşı bulmakta hiç zorlanmamıştı

Bir zaafı daha vardı. Zeki Müren’in sesine âşıktı

Zeki Müren’in sesine âşık olduğu için, Zeki Müren’le tanışmak onda bir saplantı haline gelmiştir. Bunun için her şeyi yapmaya razıdır. Ama Zeki Müren’e ulaşmanın mümkün olmadığını da anlamıştır. Vazgeçmez. Araştırır. Sonunda bir arkadaşı ona Zeki Müren’in her akşam Cihangir Saunası’na gittiğini haber verir.

Bir zaafı daha vardı. Zeki Müren’in sesine âşıktı.

O hafta sonunda İstanbul’a gelince saat 17.00 sularında saunaya gider. Ortam gerçekten farklıdır. İstanbul’un kalburüstü insanları saunadadır.

Ama aralarında Zeki Müren yoktur. Bir saat kadar oyalanır. Onu göremeyince tam giyinmiş çıkarken Zeki Müren çıkagelir. O da tekrar soyunarak Zeki Müren’in yanına gider. Kendisini tanıtır. Sırf onunla tanışmak için saunaya geldiğinden bahseder. Ama Zeki Müren onu görür görmez o kadar beğenir ki, anında âşık olur. Ancak böyle bir şey Kürşat Bey’in aklının köşesinden geçmediği için, o çok sevdiği sanatçıyla bir araya geldiği için mutludur. Ertesi cumartesi için yine sözleşirler. Zeki Bey, Kürşat Bey’in de kendisine âşık olduğuna emindir. Bu nedenle ilk defa kuralını bozarak onu eve davet eder. Aralarında o sıralar herhangi bir ilişki söz konusu değildir. Farklı duygular vardır ama birbirlerine şimdilik platonik anlamda bağlı gibidirler.

Bu aşkın en büyük şahitlerinden Berrin Hanım da şöyle anlatıyor: “Bu çok büyük bir aşktı. O Kürşat Bey’i, Kürşat Bey de onu sevdi. Temelde ve başlangıçta platonikti. Geceleri gazinodan çıkınca yağmur çamur demiyorlardı. İki sevgili gibi sabahlara kadar dolaşıp geç saatte eve geliyorlardı.

Kürşat Bey o hafta gelememişse, Zeki Bey çıldıracak gibi oluyordu. Gece yarısı arabaya binip yola çıkıyor, Kürşat Bey’in birliğinin olduğu kasabaya gidiyorduk. Kaç kez oraya gittik hatırlamıyorum. Sonunda ben orada bir ev kiraladım. Ama evi kiralamak bir sorunu da beraberinde getirmişti: Zeki Bey’in görüldüğünde tanınmaması mümkün değildi. Peki eve nasıl girecekti o zaman?

Sonunda çözümü yine kendisi buldu. Siyah kadın çarşafı aldık. Evde ilk defa çarşafı giyip özellikle kırıtarak yürüyerek, ‘Ayol benden daha iyi kadın mı olur,’ deyince gülmekten yerlere yattık. O, çarşafı giyip arabanın arkasına geçiyordu. Kasabaya giriş için tenha saatleri seçiyorduk ve Zeki Bey’i arka koltuğa yatırıp üstünü örtüyorduk. Sonra Kürşat Bey geliyordu. İşin enteresan tarafı, hafta sonunda Kürşat Bey İstanbul’a gelecekse Zeki Bey adeta deliriyordu. Her dakika saatine bakıyor, ‘Bak hâlâ gelmedi, acaba başına bir şey mi geldi, acaba hayatında bir kadın var da beni mi kandırıyor, diye evde dört dönüyordu. O yıllar benim için de zor geçti. Birçok şeyi idare etmekten çok yoruluyordum. Cumartesi günleri kâbustu. Çünkü söz verdiği halde Kürşat Bey gelmezse onu sahneye çıkarmak bayağı zor oluyordu. Tabii çıkardı. Ama çıkana kadar anamızdan emdiğimiz sütü burnumuzdan getirirdi.

Konunun bir de Zeki Müren’in kendi ağzından yapılan yorumu var. Müren’in Gazeteci Mete Akyol ile 1987 yılında yaptığı söyleşiden bazı kesitler şöyle: ‘Peki sizce kara sevda nedir Zeki Bey?… Hani sırılsıklam tabir edilir ya… Hiç böylesine âşık oldunuz mu? Sırılsıklam?’

‘Ben sekiz sene, 1962’den 1970’e kadar, büyük bir sarhoşluk içinde bir aşk yaşadım. Allah bana bir daha öyle aşk nasip etmesin. Çünkü bu kalbim dayanamaz aşkın öylesine. O günlere dönüyorum, düşünüyorum da… O nasıl bir çileymiş. Acılı bir yemek gibi. Yemeğin acılısını bilmiyorum ama, aşkın acısını tattım, aşkın acısını çok iyi biliyorum. Düşünemiyorum, hayatta öylesine bir aşka ikinci kez katlanabileceğimi. Onun için, âşık olmak için değil, olmamak için Tanrı’ya yalvarıyorum. Çünkü aşkın yaşı yok. Hem sonra insan çiçeği de sevmeli, güzel renkli kelebeği de sevmeli, güzel kanaryayı da sevmeli, güzel bir denizi de güneşli bir günü de sevmeli, belki yağmurlu bir günde de yaratan varlığı sevmeli. Yani Yunus Emre’nin felsefesine tapıyorum.’

Bu arada Mete Akyol’a gazetenin yöneticileri tarafından “cinsel kimlikle” ilgili sorular sorması konusunda da baskı yapılmış. Mete Bey, Zeki Müren’in karşısında utanıp sıkılınca da malum soruyu Müren kendisi şöyle yanıtlamış: “Aslında dört duvar arasında kalan ve topluma, insanlığa zarar getirmeyen insan özellikleri, menfi olarak eleştireceği yerde özel hayata saygı duyulup, normal olarak kabul edilmelidir… Dört duvar arasında kalan özellikler ki bunlar Tanrı’nın çizdiği kader ve yaratıcılıkla ilgilidir, kişinin yalnız ve yalnız kendisini ilgilendirir.’”

Ve veda zamanı… Zeki Müren vefat ettiğinde Kürşat Bey onu alnından öperek uğurlamış…  Zeki Müren 24 Eylül 1996 Salı günü vefat etmiştir. Gömülmeden bir gece önce Bursa morgunda bir ziyaretçisi vardır. Kürşat Bey ve oğlu. Kürşat Bey, aynı meslekte çalışan hostes bir arkadaşıyla evlenmiş ve ondan bir oğlu olmuştur. Uzun uzun sevgili arkadaşına bakar. Gözyaşını oğluna belli etmemeye çalışır. Alnından öperek ona veda eder.

Zeki Müren’in vefatından önce “Hiç aşık oldunuz mu?” sorusuna verdiği cevap da işte bu aşkın kısa bir özeti…