Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Tiyatro-Oyunculuk bölümünden mezun olmuş, doğduğu yer Denizli’den İstanbul’a gelişine kadar daima tiyatroyla ilgilenmiş, birçok dizide başarılı şekilde yer almış ve onlarca tiyatro oyununda yönetmen ya da oyuncu olarak var olmuş, Marmara Üniversitesinde eğitim veren sanatçı Murat Ergür ile “Kaç Baba Kaç” ve sanat üzerine sohbet ettik!

  • Güncel olarak oynadığınız “Kaç Baba Kaç” oyununu öğrenelim biraz… Tam olarak konusu ve mesajı nedir?

Yazarı Ray Cooney ve oyun,onun ustalık eseri diyebiliriz. Önemli bir Fars yazarıdır. Öyle de önemli bir oyundur ki! Dünya prömiyeri İstanbul’da yapılmıştır. Gerek şehir tiyatrolarında, gerek özel tiyatrolarda sayamayacağımız kadar çok kez oynanmış ve hala da oynanan bir oyundur. Konusu için bir dolantı diyebilirim… Gizlenmeler ve yalanlar üzerine kurulu bir olay dizisinin üzerine kurulmuş bir hikaye: Bir hastanede bir doktorun evlilik dışı ilişkisinden doğan çocuğuyla karşılaşması üzerine gelişen durumları anlatıyor. Komedi türünde, çok da eğlenceli bir oyun.

                Fotoğraflardan ve sosyal medya paylaşımlarından da gördüğümüz kadarıyla oldukça heyecanlandırdı bizleri…

Evet, izleyen herkes salondan mutlu ayrılıyor. Bizler de bu kıymetli oyuna değer katabiliyorsak; ne mutlu bize.

  • Daha önce oynadığınız oyunlardan farkı nedir ve hiç bu oyun ya da tiyatro hayatınız boyunca bir başka oyun için “ben bunu tekrar tekrar hiç bıkmadan oynarım” dediğiniz oldu mu?

Öğrenciyken daha dramatik roller oynamıştım, daha sonra epey süre çocuk oyunları oynadım fakat profesyonel hayatım boyunca ağırlıklı olarak bu tür komedi oyunlarında yer aldım. Esasında eğer rol bana uygunsa sürekli aynı oyunu oynamaktan büyük zevk alıyorum. “Kaç Baba Kaç” oyunundaki Ted rolüm için de bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ölünceye kadar oynayabileceğim bir rol! Diğer oyunlar için de aslında bu böyle çünkü hep iyi şekilde oynamaya ve enerjisini izleyiciye de hissettirmeye çalıştım.
İşin ilginci; 2005 yılında Sadri Alışık Tiyatrosunda, yine bu oyunu oynamıştım. Bu oyunu ben ikinci kez oynuyorum yani. Fakat farklı bir kadroyla, farklı bir roldeydim. Şimdi o kadrodan yalnızca değerli Ferdi Akarnur ile yine birlikteyiz.

  • Farklı bir deneyim! Tiyatroda deneyimlenen öyle çok duygu ve rol var ki… Sorum şu; sizler birçok hisse birden girebiliyorsunuz. Orada bambaşka biri oluyorsunuz. Sizi sahnede bu anlamda en çok besleyen, özünüzde hep varlığını hissettiğiniz duygu nedir?

Biz karakterin duygusu ne ise daima ona bürünmek zorundayız. Gerçek bir dönüşüm! O anda ben artık ben olmuyorum: Her kim olmam gerekiyorsa ona dönüşüyorum. O karakteri yaratmak için de heyecanım bana çok yardımcı oluyor. Oyunu oynamaya dair arzum, coşkum, heyecanım; beni o karakterin duygusuna girmek için inanılmaz ateşliyor. Dram, komedi, korku; her ne olursa! Herkeste bu duygu değişebilir fakat her oyuncunun bir karakteri yaratmak için tecrübelerinden ve güdülerinden yararlanması gerekiyor pek tabii.

“Sanat, organik bir şeydir: Canlı ve kanlıdır!”

  • Anahtar kelimemiz: tecrübe! Siz, sinemada da, tiyatroda da, dizide de yer almış oldukça kıymetli ve tecrübeli bir oyuncusunuz. Sizce görsel sanatlar başlığı altında yer aldığınız türlerin hepsinde, eskiyle yeni arasındaki en büyük fark nedir? Önceden neydi, şimdi ne?

Sanat organik bir şeydir. Sürekli değişir, gelişir, farklılaşır; döneme, duruma, kişiye uygun hale gelir. Tabii ki bundan 20 sene önce yaptığımız işle şimdiki arasında çok fark var. Işık, ses; teknolojik değişikler var. Deneyimlerin kazandırdıklarıyla gelen güzellikler var. Birçok yöntem var. Örneğin önceden bu kadar çok avangart tiyatro yoktu. İnsanlar tiyatroyu çok farklı mekânlarda ve şekillerde izleyebiliyorlar. Değişimi izlemek de yaşamak da çok keyifli. Belki de 20 sene sonra tiyatro, dizi, sinema; bizim şu an tahmin bile edemeyeceğimiz duruma gelecek. Bu elbette bütün sanatlar için geçerli. Müzik de, resim de, tiyatro da; bütün sanat türleri yaşıyor. Canlı ve kanlıdır!

  • Siz En Son Babalar Duyar’dan Şahsiyet’e kadar birçok dizide yer aldınız. Onlarca tiyatro sahnesinde yüzlerce de oyun oynadınız… O yüzden rahatlıkla sorabiliyorum; dizi mi daha canlı hissettiriyor yoksa tiyatro mu?

Aynı ray üzerinde farklı yerlere giden trenler: böyle değerlendiriyorum ben bu sanat dallarını… Ama tiyatro benim aşkımdır. Çünkü kendimi bildim bileli tiyatroyla uğraşıyorum. Bu yaşta bu aşka sahip olmayan biri bu işi yapamaz zaten. Hele Türkiye’de, İstanbul’da; tiyatro… Çok zor. Dizi ise maalesef bu ülkede nadir yapımlar dışında para kazanma yolu olarak görülüyor. Buna için çok üzülsem de gerçeği hepimiz görüyoruz.

  • Tiyatro Rüzgar’ın hikayesi nedir?

Tiyatro Rüzgar; büyük ümitler ve hayallerle ortaya çıkmış fakat devamı olamamış bir sahne oldu ne yazık ki… Bir takım tecrübesizlikler ve şartlar sebebiyle oğlumun adını verdiğim Tiyatro Rüzgar’ı kapatmak durumunda kaldım. Bu beni elbette üzdü ama asla yolumdan döndürmedi. Hala bu sahnedeyim çünkü biliyorum ki her insanın kötü ya da iyi deneyimleri olur. Terazi de böyle ayakta durur. Önemli olan bunlardan doğru dersi çıkarıp pes etmemek.

  • Peki siz oğlunuz Rüzgar’ın bu işi yapmasını ister misiniz?

Çok zor bir soru! Ben İstanbul’da değil Denizli’de büyüdüm… Kendi tırnaklarımla kazıyarak sevdiğim işi yapabildim. Onun burada doğup büyüdüğü ve yaşadığı için bir şansı olur mu bu yönde bilemiyorum fakat umarım, kendi isteğiyle yapacaksa bu işi; benden daha iyi şartlarda yapar.

“Ya mutlu uyuyorsun, ya da bedelini ödemeden gitmiyorsun.”

                Sizin gibi bir şansı var…

Beni geçmeli! Olacaksa öyle olsun isterim. Yoksa üzülürüm… İşi ve genel hayatı anlamında ona asla baskı kurmam ama her işte olduğu gibi oyunculuk yapacaksa da çok iyi olmasını isterim. Göreceğiz!

  • Hayatın ne getireceği hiç belli olmaz… Son sorum: Hayat perdesinin sahnelerini üç bölüme ayırsanız bunlar neler olurdu?

Giriş, gelişme, sonuç.
Giriş; çocukluk: bolca şaşkınlık, bolca umut, bolca heyecan!
Gelişme; iş, aşk, yol; başarılı ve başarısız olma durumlarının zincirle birbirine bağlanmış hali! Hayatın gerçekleriyle yüzleşiyorsun yavaş yavaş… Girişteki gibi pembe bir hayat seni karşılamıyor. Daha da kırmızılaşıyor. Ben de “gelişme” bölümünün tam ortasındayım aslında.
Sonuç; bütün bu yaşadıkların neticesinde elde ettiğin ve sana sunulan hayatın izlencesi!
Ya mutlu uyuyorsun, ya da bedelini ödemeden gitmiyorsun.

CEVAP VER

Yorumunuzu Girin
Lütfen adınızı giriniz.