Yıllar önce Karadeniz şivesinin belki de ilk kez abartılmadığı bir dizi olan Gülbeyaz ile; “ben seni sevduğumi da dünyalara bildirdum” diyerek esti geçti şair ceketli çocuk… Memleketinden çıkıp bu koca şehre gelmeden önce ceket yaptırmak istedi kendisine, hani şu kadife olanlardan… Onların köprü altlarını mesken tuttuklarını da bilirdi ama ziyanı yoktu, kocaman bir yalana inanmaya hazırdı aslında. Dik yakalı devrimci kazağı içinde hayata karşı daima dik durmaktan onu hiçbir şey alıkoyamadı, hep çocuk kaldı ve hiçbir şeyi terk etmedi.

Şiir yazamadı belki ama şiir gibi yaşadı Koyuncu. Az değil; 14 sene geçmiş sesini canlı şekilde duyamadığımız… Ne kadar uzun zaman geçmiş olursa olsun onun yaşamının üzerinden, yerini kimse dolduramayacak. Onun şarkıları ve ruhu hep bizimle olacak.

Hayata karşı daima Karadeniz’in yüksek dağları gibi dik, dalgalı denizi gibi hırçındı.

Kimseye eyvallahı olmadı. Kimseye müziğinin altında övgüler yağdırmadı. Kof milliyetçilik soslu, içi boş sözlü şarkılarla insanların iyi niyetlerini kötüye kullanmadı. Kemençesinin tek sahibi kendisiydi.

Müziğiyle Karadeniz’de esaslı bir devrim yarattı.

Selçuk Balcı, Apolas Lermi, Karmate, Marsis gibi Karadeniz müziğini en doğru şekilde temsil edecek genç müzisyenlere ilham verdi. Yaptığı müzik ile ideolojisi ya da görüşü fark etmeksizin herkesin gönlünü kazanabilecek kadar naif bir devrimciydi. Karadeniz müziğinin tüm Türkiye tarafından tanınması ve sevilmesine önayak oldu.

Hayatla daima bir meselesi vardı.

Kimseye ihtiyacı olmadığını, kendi onuruna sahip insanlara ihtiyacı olduğunu tüm yüreğiyle haykıracak kadar insandı.

Duruşu ve ortaya koyduğu düşünceler için asla pişman olmadı.

Verdiği mücadele ve rahatsızlık karşısında hiçbir zaman geri adım atmadı ve diz çökmedi. “Hayatım ve sağlığım nereye giderse gitsin daha da gıcık, illet, muhalif, deli bir herif olmaya devam edeceğim!” diyebilen bir insandı.

En koyu bordo, en hırçın mavi, en has Trabzonsporluydu!

Trabzonspor onun için güçlülere karşı güçsüzlerin var olduğunu; onların da bir şeyler yapabileceğini gösterdi. Bu yönüyle Trabzonspor, kendisi için hiçbir zaman salt bir futbol takımından ibaret olmadı. Aramızdan ayrılmadan 30 gün önce cehennemin dibindeki Olimpiyat Stadı’nda oynanan İstanbulspor–Trabzonspor maçına gidip, sesi kısılıncaya kadar destekleyebilecek kadar bordo mavili renklere sevdalıydı. Avki Aker’de atılan her gol ile hoparlörlerden yükselen “Uy Aha” şarkısı tribünlerde sonsuza dek yaşayacağının en büyük kanıtıydı…

“Trabzonspor’u tutmak sadece o yörenin çocuğu olmakla açıklanabilecek milliyetçi bir davranış değildir. Benim için Trabzonspor, en güçlülere karşı koyan ve herkesi yenen hayali kahramandı. Öyle bir kahramandı ki statükoyu bile devirmişti.”

Tedavisinin kötüye gittiği zamanlarda dahi sahneden inmedi.

O’nu hayata bağlayan yegâne şey her zaman müzik oldu. Alelade yatağında uzanırken dahi aklına gelen melodileri çoğaltmak ve ortaya yeni şeyler çıkartmak istiyordu. Kemençe ve tulum sesi en etkili ilacıydı…

Ve gökten bir yıldız daha kaydı; Karadeniz’e düştü…

14 Sene önce ayrıldı aramızdan ayrılırken, ırmaklar gibi uzun uzun akıp terk etti bizi Kâzım abi.

Sevgiyle anıyoruz.

CEVAP VER

Yorumunuzu Girin
Lütfen adınızı giriniz.