Dumlupınar Denizaltı

DumlupınarGeceler, karanlığı ile bilinir… Hele ki denizin ortasında iseniz, o karanlık, etraftaki ışıksızlıkla daha da belirginleşir.

Çanakkale Boğazı, Nağra Burnu açıkları
4 Nisan 1953, Saat 02:15

Sessiz, soğuk ve bulanıktı gece… Uzun ve yorucu bir seferden dönen Dumlupınar denizaltısı, Nağra Burnu açıklarında İsveç bandıralı Naboland ile çarpıştı. Başından aldığı şiddetli darbe ile Dumlupınar birkaç saniye içinde sulara gömüldü. Gemideki 81 kişilik mürettebattan sağ kalan 22 kişi, geminin arka bölümündeki torpido dairesine sığındı. Mahsur kalanların su yüzüne fırlattıkları telefon şamandırasıyla gemi ile irtibat sağlandı.

Sağ kalan 22 kişiyi kurtarmak için herkes seferber oldu. Bu arada oksijeni idareli kullanmaları için, gereksiz yere konuşmamaları, şarkı türkü söylememeleri ve sigara içmemeleri konusunda uyarılar yapıldı.

Saatler süren kurtarma çalışmalarının sonunda, umutların tükendiği anda karanlıkta bekleyen 22 kişiye, her şey yine aynı sözcüklerle anlatıldı… Bu kez tam tersi ifadelerle elbette… Artık konuşabilirler, türkü söyleyebilirler ve hatta sigara bile içebilirlerdi.

Şamandıra’daki telefon hattının öbür ucundan, tüm Türkiye, denizaltıda ölüme söylenen hüzünlü ama başı dik türküyü dinledi.

“Ah bir ataş ver, cigaramı yakayım.
Sen salın gel, ben boyuna bakayım.
Uzun olur gemilerin direği…
Ah çatal olur efelerin yüreği…

4 Nisan 1953 tarihinin o karanlık gecesinde, 81 cana veda edildi.

“Ah bir ateş ver”, ama niçin?

Dumlupınar Denizaltısı, Amerikan deniz birliklerinde, Pearl Harbor civarında görev yapan ve asıl adı USS-Blower SS-325  olan bir devriye denizaltısıydı. “Türk-Amerikan ilişkileri” nedeni ile 16 Kasım 1950’de Türkiye’ye armağan edilmişti. Mükemmel işlev gören bir denizaltı olduğu söylenemezdi.

Daha önce, Pasifik’teki devriyesi sırasında Panama’ya seyreden başka bir Amerikan devriye botu ile çarpışmıştı. USS-Blower üzerinde Philadelphia’daki tersanede aylar süren bir bakım-onarım çalışması yürütülmüş, eski görünümüne kavuşmuş ve Türkiye’ye gönderilmişti. Yeni ismi; TCG Dumlupınar D-6 oldu.

DumlupınarDumlupınar denizaltısı 4 Nisan 1953 günü, NATO’nun Blue Sea adlı Ege-Akdeniz tatbikatını tamamlayarak Gölcük’teki üssüne geri dönüyordu. Çanakkale Boğazı Nağra açıklarında İsveç yük gemisi Naboland ile karşılaştı. İki farklı emir alındı. Biri “15 derece” diğeri “iskeleye doğru 20 derece”. Yüzbaşı Sabri Çelebioğlu ve Üsteğmen Hasan Yumuk yapılacak olan manevraya yönelik fikir uyuşmazlığına düştü.

Kazadan sağ kurtulan 5 kişi içerisinde olan emekli astsubay Gazi Hüseyin Akış’a göre ilk emir, yani Üsteğmen Hasan Yumuk’un verdiği 15 derece emri uygulansa idi çarpışma olmaz, gemi batmaz ve en fazla karaya otururdu. (Kazanın son tanığı Gazi Emekli Astsubay Hüseyin Akış 20 Haziran 2018 tarihinde 96 yaşında hayatını kaybetti.)

Doksan metrelik Dumlupınar D-6, Naboland’e doğru sürüklenip geminin altına girdi. Güvertedeki yedi askeri personel denize düştü. İkisi Naboland’in pervanesine kapıldı. Diğer beş kişi ise, 86 kişilik mürettebatın arasında Dumlupınar faciasından sağ kurtulan askerler oldu.

NabolandÇarpışma sonrasında Dumlupınar su yüzeyine çıktı. Fakat denizaltının torpido dairesinin sancak tarafı ağır hasar almıştı. Boğazdaki akıntı nedeniyle çok hızlı su alıyordu. Naboland’den can simitleri atılıyor, İsveç mürettebatı kurtarma botlarını indiriyordu. Ancak saniyeler içinde denizaltının pervaneleri havaya bakacak kadar dikey bir pozisyon aldı ve müdahaleye vakit kalmadan Dumlupınar battı.

Yalnızca denize düşen 5 personel botlara ulaşabildi. Diğer askerlerden 22 kişi ise torpido kısmına sığındı. Yeteri kadar oksijen yoktu. Batmadan önce yüzeye atılan şamandıradan iletişim kurulmaya çalışılıyordu. Kurtarma gemisinden çarkçı Selim Yoludüz denizaltı ile iletişime geçmeye çalışıyordu.

Son cümleler…

Şamandıra’dan bir ses geldi; “Burada şu an 22 kişiyiz!”

Şamandıranın diğer ucundaki, astsubay Selami Özben‘di. Torpidoda elektriklerin kesik olduğunu ve 22 kişinin kurtarılmayı beklediğini bildirdi. Yoludüz, Özben’e kısa zamanda kurtarılacaklarını ve endişelenmemeleri gerektiğini, içerideki oksijenin yetmesi için aşağıda türkü söylememelerini, sigara içmemelerini ve hatta gerekmedikçe konuşmamalarını söyledi. Ne yazık ki bu bir teselliydi… Hem kurtarma ekibi, hem de mahsur kalanlar, gerçeğin farkındaydı.

-Alo Selami.

-Evet Dumlu.

-Selami nasılsınız?

-Efendim hava biraz fenalaştı.

-Moralinizi bozmayın. O hava size daha iki gün yeter. Sen çocukları yatır. Sigara içmeyin.

-Yok efendim hepsi yatıyor. Sigara da içmiyoruz. Işık da yok, karanlıktayız,

-İhtiyaç lambalarını kullanmayın, lazım olacak.

-Kullanmıyoruz, zaten birinin ışığı çok zayıfladı.

Işıkla birlikte umutlar gittikçe zayıflıyordu. Son mesajı veren yine Astsubay Selami oldu. O da artık her şeyin bittiğini anlamıştı. Buna rağmen sesinde en ufak bir titreme bile yoktu. 81 şehidin ölmeden önce düşündüklerini iki kelimeyle dile getirdi:

Vatan sağ olsun…

O gece 81 şehit verildi… Askeri birlikler ise enkaza, kazadan tam beş yıl sonra ulaşabildiler.