Kimseye Etmem Şikayet - İhsan Raif Hanım

Bazı şarkılar, birine ithaf edilerek dinlenir… Bazılarına istemsizce eşlik edilir… Bazıları yalnızca özel zamanlarda, masalarda, kıyılarda dinlenir… Ve bazıları da vardır ki; insanı bir anda aynanın karşısına geçirir. Sonra mücrim gibi titretir… Kimseye Etmem Şikayet de onlardan biridir. Hikayesi ise cam gibi buğulu, kırılgan ve keskindir! Üstelik, edebiyatımızın ilk kadın şairlerinden İhsan Raif‘e aittir.

Öncesinde neler olup yazıldığını, bestelendiğini, söylendiğini bilmeseniz de sözleri, ezgisi, ruhu alır götürür sizi… Kimseye Etmem Şikayet’in hikayesini öğrendiğinizde, her dinleyişte artık, edebiyatımızın ilk kadın şairlerinden biri olan İhsan Raif Hanımı da anarken bulacaksınız kendinizi.

Doğdu, büyüdü, yazdı…

Çerkes kökenli Servet Hanım ile 2. Abdülhamit dönemimin Nafıa ve Ziraat Nazırı Köse Mehmed Raif Paşa’nın kızı olan İhsan Raif Hanım 1877’de bugünlerde yaşanan felaketle beraber insanlarının acısını paylaştığımız Beyrut’ta dünyaya geldi.

Mithat Paşa’nın yetiştirdiği, Sultan II. Abdülhamit’in kendisinden pek hoşlanmadığı ve çekindiği için sık sık taşrada görevlendirdiği baba Raif Paşa çocuklarının eğitimine çok önem verdi. Onlara özel hocalardan müzik, edebiyat ve Fransızca dersleri aldırdı. Küçük yaştan itibaren edebiyata ilgi duyan İhsan Raif, dönemin şairlerinden Rıza Tevfik’in etkisiyle hece ölçüsüyle halk şiiri tarzında şiirler yazmaya başladı. Şiirde hece ölçüsünü kullanan ilk kadın şairlerimizden olan İhsan Raif Hanımın sade ve incelikli bir dili vardı.

İlk çocukluk yıllarını Adana’da geçirdi.. Çok iyi derecede Fransızca biliyordu. Fransız edebiyatına da ilgi duyuyordu. Şiirleri aşk doluydu. Hissiyatını ifade edebilen, maneviyatı yüksek bir kızdı.

… kendi hikayesi hariç.

Bugün İstanbul Şişli Kaymakamlığı olarak kullanılan, o günlerde Taş Konak diye de bilinen konakta, İhsan Raif Hanımın ailesi ve konak çalışanları yaşıyordu. İhsan Raif’in; “O günler başka bir semâ altında, tomurcuk güllerin açtığı, uçarı gönüllerin coştuğu hayal ülkesiydi” diye hüzünle andığı konak, yine onun sözleriyle “şiirin, musikinin, sanatın beslendiği bir edebiyat mekânı” idi. İşte bu taş konakta, bir gün, henüz 14 yaşında olan İhsan Raif ile ablası Belkıs, beşinci kattaki odalarında oynarken, odanın kapısı birdenbire açıldı ve kızların o güne kadar hiç görmedikleri ve tanımadıkları bir adam içeri girdi.

Adam İhsan Raif’i kaçırmaya kalkışsa da çocukların korkulu çığlıklarıyla geldiği gibi koşar adım merdivenlerden kaçıverdi! Adam kaçtı kaçmasına… Fakat herkesin aklında “Bu adam kimdi, nereden çıktı, konağın içine nasıl girebildi ve çocuklardan ne istiyordu?” gibi sorular kaldı. İhsan Raif ise çok korkmuş, adeta dili tutulmuştu.

Bir zaman sonra bu soruların cevabı bulundu… Eve giren davetsiz misafirin reji memuru Mehmet Ali adında bir adam olduğu ve evdeki hizmetkarların yardımıyla küçük kızı kaçırmaya kalkıştığı öğrenildi. Baba Raif Paşa, bu olayı günden güne büyüttü… 14 yaşındaki kızını, suçsuz olduğunu bilmesine ve adamı hiç tanımıyor olmasına rağmen, bir prangaya mahkum etmeye karar verdi.

Bu sorunlu zihinlerin kararları, bugün, daha nice sorunu beraberinde getiren bir ömür yaşatıyor kadınlara… Ki artık bazen yaşatmıyor bile!

İstanbul’dan İzmir’e sürgün…

Mehmet Raif Paşa, kızı İhsan Raif’in ve bütün aile fertlerinin itirazlarına, ağlamalarına, yalvarmalarına aldırmadı. Çünkü bu olay ona göre artık bir namus meselesiydi. Temizlenmeliydi. (!) 14 yaşındaki kızını hiç acımadan Mehmet Ali Bey ile evlendirdi ve onları İzmir’e yolladı; yani aslında, sürgün etti.

“Babamın terazisinin şaştığını hiç görmemiştim. Onu Hazret-i Ömer adaletinin timsali bilirdim. Benim istikbalimi tartarken adil olmadı o terazi. Mehmet Ali’yle nikâhlanmaktan başka çıkar yolum kalmadı. Günlerce gözyaşı döktüm, haftalarca yalvardım. “Babacığım, masumum, bana kıyma, derslerimi tamamlayayım, yaşım küçük, beni yakma!” diye dizlerine kapandım. “Beni sevdiğim biriyle evlendir, telli duvaklı gelin et…” dedim. Dinlemedi.”

İhsan Raif, 14 yaşında gelin, 15 yaşında da anne oldu.
1890 senesinde ailesinden, sevdiklerinden, çocukluk masumiyetinden ayrılmanın hüznünü ve hayal kırıklığını yaşarken; bir de hiç tanımadığı ve sevmediği kocaman bir adamın karısı oldu.
İşte bu ruh hali içindeyken yazdı o meşhur şiirini…

“Kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime
Kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime
Titrerim mücrim (suçlu) gibi, baktıkça istikbalime
Titrerim mücrim gibi, baktıkça istikbalime
Perde-i zulmet (karanlık perdesi) çekilmiş, korkarım ikbalime
Perde-i zulmet çekilmiş, korkarım ikbalime
Titrerim mücrim gibi, baktıkça istikbalime…”

Adı: Eziyet!

Beklenmeyen ve istenmeyen bu evlilik sonrası, İzmir’den İstanbul’a dönüş yolunun kapalı olduğunu bilen İhsan Hanım, her şeye rağmen, zorla evlendirildiği adamı hiç sevmemesine rağmen evliliği için elinden geleni yaptı. Bütün çabalarına rağmen hiçbir şey değişmiyordu; Mehmet Ali hayırsız ve sevgisiz bir adamdı. İçkiye ve gece hayatına düşkündü. Günlerce eve uğramadığı olurdu.

İhsan Raif Hanım o günleri şöyle anlatmıştı: “İzdivacın asude cennetini harlı cehennem gayyasına çeviriyordu. Genç kalbimin heveslerini her zaman kırar, aşk beklentimi hüsrana boğar, sonra kendini sokağa atar, mutluluğu yuvasında aramaz, işkence ederdi…”

Ve heceli aşk şiirlerinin kadın öncüsü, aşık oldu.

İhsan Raif Hanım, ancak on dört yıl sonra çapkınlıklarıyla kendisini hayattan bezdiren hayırsız kocadan boşanmasına izin çıkınca, 27 yaşında ve üç çocuk annesi bir genç kadın olarak İzmir’den İstanbul’a döndü. Bir süre sonra sadece bir gün sürecek ikinci evliliğini yaptı: Zorla elini öptürmek isteyen ikinci eşini derhal boşadı!

İlk ve tek büyük aşkı, entelektüel, yazar-çizer Şahabettin Süleyman ile 1914 yılında üçüncü evliliğini yaptı. Sonunda aşık olduğu adamla evlenmişti işte!

Artık dönemin tanınmış kadın şairlerinden olan İhsan Raif ile Şahabettin Süleyman çiftinin yuvası, Yahya Kemal’den Ahmet Haşim’e o devrin edebiyatçılarının toplandığı yerlerden biri oldu.

Fakat ne yazık ki Şahabettin Süleyman, tatil için gittikleri bir Avrupa seyahatinde İspanyol Gribine yakalanarak, 1921’de, hayatını kaybetti…

Doğdu, büyüdü, öldü…

Eşinin beklenmedik şekilde ölmesi şairimizi büyük bir boşluğa sürükledi… İlk ve tek aşkını kaybetmişti. Edebi kişiliği ve şahsi hassasiyetinden dolayı, çevresi de bunu çok iyi biliyordu.
Buna rağmen; yas döneminde hep yanında olan Strasburglu şair Bell ile dördüncü evliliğini yaptığında, hatta İhsan Raif Hanım’a aşkından dinini değiştirerek Hüsrev adını alsa da, bu son evliliği, kimse tarafından hoş karşılanmadı.

Bu aşk ilişkisi İhsan Raif Hanımın, döneminde oldukça başarılı bulunan ve bestelenen şiirleriyle değil, hakkında çıkan dedikodularla anılmasına neden oldu.

Son eşiyle İsviçre’de yaşadı. Fransa, Belçika gibi Avrupa ülkelerini gezdi, gördü, yazdı… Son yolculuğu ise tedavi için gittiği Paris oldu. Orada geçirdiği bir apandisit ameliyatı sırasında, 49 yaşında hayata gözlerini yumdu.

… şarkıları hariç.

Balkan Savaşı sırasında Kızılay cemiyetinde gönüllü hemşirelik yaptı.
Milli Mücadele’nin de ateşli destekçilerindendi.
O, yalnızca şiir yazmakla kalmaz, şiirlerini besteler, zaman zaman da piyanosunun başına geçip bestelediği şarkıları seslendirirdi.
Güfte ve bestesi kendisine ait on dokuz yapıtı bulunuyor.
Ayrıca başkalarının bestelediği şiirleri de var.
“Kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime” şiirini ise Kemancı Serkisyan, nihavent makamında besteledi.

Şimdi, birçok şarkıcı ve milyonlarca kişi, bu şarkıyı kendi istikbali için söylerken, muhakkak anmalı İhsan Raif’i!

CEVAP VER

Yorumunuzu Girin
Lütfen adınızı giriniz.